Select Page

Bulgaristan’da Türkler! Türkiye’de Kürtler!

Bulgaristan’da Türkler! Türkiye’de Kürtler!Score 87%Score 87%
İSMET ŞAHİN

Yeni bloğumu başlattım. Eski ve yeni tüm yazılarımı artık buradan takip edebileceksiniz.

BULGARİSTAN’DA TÜRKLER! TÜRKİYE’DE KÜRTLER!

Konuşmalarımda ve parti metinlerinde Bulgaristan örneğini almamız karşı güçlerde korku ve telaşa yol açtı. Onlarca yazı ve konuşmada bürokratik siyasal kültüre ve taşralı zekaya uygun tepkiler ile karşılaştık.

“Kim demiş devlet birey içindir. Bireyler devlet içindir.” diyen ortaçağın karanlık dehlizlerinden esinlenmiş olan totaliter anlayışa bir tek eleştiride dahi bulunamayan feodal zihniyetli yazar-çizer, ‘aydın’ yığını, bu güne kadar ülkenin hiçbir sorununu eline yüzüne bulaştırmadan ve kriz üretmeden çözemeyen hükümetlerin geleneksel gericiliği karşısında her sorunu ülke çıkarları göz önüne alarak çözmeye çalışan DTP’ye her türlü saldırıda bulunmaktadırlar. Bu yazı DTP’nin tarihsel rolünün anlaşılması için kaleme alınmış.

Batı uluslaşması ve aydınlanması yüzyıllar boyunca yerde feodal beylere gökte tanrıya karşı verilmiş sosyal, siyasal ve entelektüel mücadelelerin üzerinde şekillenmiştir. Bu ulusların kurduğu devletler burjuva aklın edimselliğiydi.

Bu tarihsel koşullar kapitalizmin doğuşuna ve yükselen burjuvazinin feodal gericiliğe karşı verdiği mücadelelere denk düştüğü için uluslaşma olumlu tarihsel bir momentti.

Buna karşılık doğuda yıkılan imparatorlukların mirası üzerine kurulan devletler çok uluslu olarak ortaya çıkmıştır. Ancak, aynı zamanda batı ulus devletlerinden farklı olarak doğuda ulus devletler burjuva akılcılığından yoksun olarak ortaya çıkmışlardır. Bundan dolayıdır ki Cumhuriyetin kuruluşu üzerinden onlarca yıl geçmesine rağmen taşralı bürokratik zihniyet bazen bir general bazen de sözde aydın olarak karşımıza çıkabilmektedir.

Osmanlının yıkıntıları üzerine kurulmuş olan Türkiye ve Bulgaristan çok uluslu ama tek bir ulusa dayanan ve burjuva kültürel gelişmişlikten yoksun iki devlettir. Bu nedenle burjuva demokratik bir anayasa ile çözülebilecek olan basit bir ulusal sorunu ellerine yüzlerine bulaştırarak kendi siyasal tarihlerinin en büyük krizi haline getirmişlerdir. Devlet ülkemizin toplumsal ve siyasal sorunlarını üç buçuk darbe ile çözmeye çalışmış. Bulgaristan’da son yıllar hariç onlarca yıl diktatörlükle yönetilmiştir.

 

“Ancak, aynı zamanda batı ulus devletlerinden farklı olarak doğuda ulus devletler burjuva akılcılığından yoksun olarak ortaya çıkmışlardır. Bundan dolayıdır ki Cumhuriyetin kuruluşu üzerinden onlarca yıl geçmesine rağmen taşralı bürokratik zihniyet bazen bir general bazen de sözde aydın olarak karşımıza çıkabilmektedir.”

İSMET ŞAHİN

KÜRESELLEŞME

Küreselleşmenin esas özelliği, kapitalizmin uluslararasılaşması ve ye- niden yapılanmasıdır. Dünya ekonomisindeki bu dönüşümün temel nedeninin, savaş sonrası yoğun sermaye birikimi ve tekelleşmeyle bağlantılı olarak 1960’lı yılların ortalarından itibaren ileri kapitalist ülkelerde görülen kar oranlarındaki büyük düşmeler olduğu yaygın bir görüştür.

Hegel “Minerva’nın baykuşu gün ağardıktan sonra uçar” der. Akıl olayların akışını daima arkadan izler. Kısacası akıl gerçekliği iş işten geçtikten sonra kavramaya başlar, demektedir Hegel. He- gel’in bu anlayışının bilinçli et- kinlik içinde bulunan akıl için yanlış olduğu apaçıktır. Ama aynı zamanda bizim, siyasal aklımız/ pratiğimiz içinde tamamıyla doğ- ru olduğu ortadadır.

1970’li yılların petrol krizlerinin de etkisiyle derinleşen kriz, sosyal devlet uygulamaları ile demokrasi ve sosyal haklar etrafında şekil- lenmiş olan toplumsal uzlaşmanın terki ile sonuçlanmıştır. Krizi aş- manınyolunu mal ve hizmet ticaretinin ve sermaye hareketlerinin önündekiengellerin kaldırılması, kamusal ekonomik alanın küçültül- mesindegören yeni liberal anlayış ekonomik politikalara egemen ol- muştur.

1980’li yıllardan sonra tüm dünya, küresel üretim ağları ve küresel mali ağlarla donanırken sınai, ticari ve mali sermaye her türlü düzenleme- nin dışına çıkmaya yönelmiştir. Dünya tek bir pazar haline gelirken, bu pazarda karar merkezleri, ulus ötesi mali/ticari/sınai şirketler ve bu şirketlerin çıkarları doğrultusunda pazara yön verecek ileri kapitalist ülkeler ve bu ülkelerin yönettiği uluslararası kuruluşlar olmaya başla- mıştır. Sanayinin ulusal sınırları aşabilecek yetenekteki yeniden yapı- lanması olanaklı olmuş, bu da yeni kurulan Avrupalı çok uluslu şirket- ler dalgasıylakoşut olarak gerçekleşme eğilimi göstermişti. 1970’lerin ortalarında ve 1980’lerin başlarında süregelen kriz döneminden sonra üretimin yeniden yapılandırılması ulusal düzeyde olmaktan çok daha geniş bir biçimde uluslararası düzeye ulaşmıştı. Daha sonra neo-liberalizmin ideolojik silahı haline dönüşecek olan küreselleşme –sermayenin uluslararasılaşması‐ üretim sürecinin uluslararasılaşması, yani mal üretiminin değişik aşamalarının farklı ülkelerde gerçekleştirilmesidir.

Kapitalizm doğal ve sürekli olarak ekonomik gelişmeyi, yeni ülkelere nüfuzu, ekonomik farklılıkları aşmayı, kendine yeten bölgesel ve ulu-sal ekonomileri finanssal ilişkiler sistemine dönüştürmeyi amaçlar. Bu nedenle onları uzlaştırır ve en gelişmiş ve en geri kalmış ülkelerin ekonomik ve kültürel düzeylerini eşitler. Ancak bu eşitlemeyi sağlarken onların verili yapılarını da bozar ve yeniden kurar. Çağımız kapitalizminin ayırt edici özelliği meta konusu olan malların çeşitliliği değil, bu malların üretim sürecinin niteliksel farkıdır. Bilgisayar teknolojisinin tüm ulaşım, iletişim ve fabrika süreçlerine adaptasyonu lokal üretim süreçlerini küresel düzeye taşımıştır. Günümüzde meta üretim sürecinin birim zamanı lokal saat değil dünya saatidir. Küreselleşme, bir metanın üretim sürecinin global düzeyde gerçekleşmesi, insanın entelektüel yeteneklerini ve perspektifini global düzeye taşıması insanlık için şimdiye kadar ki toplum biçimleri açısından en ileri aşamadır. Bireyin özgürleşmesinin gerçek maddi ve bilişsel olanaklarını yaratmıştır. Bireyi ve dolayısıyla toplumları zamanın ve uzamın sınırlılıklarından kurtarmıştır. İnsanın özgürleşmesinin tüm olanakları açığa çıkmıştır. Bu bir sorun değil insanın yerellikten, yani insanı sınırlayan fiziki koşullarından sıyrılarak dünya insanı olduğu ve dolayısıyla insanların gündelik yaşamlarında bile düşünce edimlerinde dünyayı bir bütünsel imge olarak tasarlaya bilmeleri ve bu yolla düşüncelerini, soyutlama güçlerini onları kirleten çamurdan arındırabilecekleri nesnel, tarihsel ve toplumsal olanaklılığın ortaya çıkması anlamına gelir. Ve şimdi insanlık yerel çamurlarından sıyrılmış olarak tüm sorunlarını dünya ölçeğinde gündeme getirme ve çözme olanağına sahiptir. Ekonomiyi kapitalist dünya piyasasının hükümlerine kayıtsız şartsız tabi kılmak kuşkusuz buna maruz kalan ülkelerde bir çok probleme yol açmaktadır. Korumacılığın kaldırılması, döviz piyasasının serbestleştirilmesi, fiyatların serbest bırakılması ve özelleştirmelerin gerçekleştirilmesi. Bütün bunlar aynı ideolojinin izlerini taşıyan diğer tedbirlerle birlikte azgelişmiş ülke ekonomisinin dünya pazarının yasalarına göre biçimlenmesi yolundaki programın gerçekleştirilmesinin araçlarıdır. Küreselleşme emperyalist çıkarların azgelişmiş ülke halklarına kendi çıkarlarıymış gibi yutturulmasının ideolojik aracıdır tanımlaması küreselleşmenin gelişmiş ülkeleride kapsayan, kapitalizmin, devletlerin ekonomi politikalarını da belirleyen, yeni bir momenti olduğunu kaçırmaktadır. Küreselleşmeden en fazla olumsuz anlamda etkilenen ülke ABD’nin kendisidir.1980’ler emperyal çıkarların azgelişmiş devletlere bazen hükümetlerini ekonomik ve siyasi baskılar ile bazense darbe gibi açık askeri baskılarla ‘ikna’ edilerek bütün dünyaya dayatıldığı yıllardı. Üretimin uluslararası düzeyinin artışı ekonomik bütünleşme ve küreselleşme ve küçük ulusların emperyalizmin yeni boyutları içinde daha bağımlı hale gelmesi iddia edildiği gibi insan haklarının, özgürlüklerin ve demokrasinin pekişmesi doğrultusunda yeni iyileşmelere yol açmamıştır.

Kapitalizmin eşitsiz gelişimi bu gibi iyileşmelerin kendiliğinden olmasını engellemektedir. Uluslararası hukukun temeli günümüzde emperyal devletlerin dünya sahnesindeki oyuncular tarafından tanınmasıdır. Dünya hukuku sadece kendi açık emperyal çıkarlarının gerçekleştiril- mesinin yasal bahanelerinin sağlamaktadır. Dünya bazılarının iddia ettiği gibi barış içinde bir arada yaşama yolunda ilerlemiyor. Nerdeyse bütün devletlerin her an patlayacak, arada sırada dünyanın çeşitli yerlerinde kendini gösteren, büyük bir savaşın hazırlığı içinde olduğunu görüyoruz. Tek başına ABD sekiz yüz milyar dolarla tüm dünyanın silahlanmaya harcadığı paranın iki katından fazlasını harcamaktadır. Yine dünyada en fazla evsizin –on milyonun üzerinde‐ ABD’de yaşadığı düşünülürse bu ülkenin ekonomik, siyasal ve askeri operasyonlarının altında yatan güdünün kendi bir avuç zengininin karları olduğunu görürüz.

Kapitalist gelişme ne kadar düzensiz ve güvenilmez olursa olsun, gelişmekte olan ülkelerde değişim yaratan bir devir açtı.

Burada sadece Bulgaristan’daki Türklerin konumu örnek olarak ele alınacaktır. 1878’de Osmanlı-Rus savaşından sonra Bulgaristan bağımsızlığını kazandı. Multi kültürel bir sosyal yapı devralan Bulgar devleti ulusal sınırları içinde kalan Türkleri izole ederek asimile etmeye çalışmıştır. Bulgaristan Türkleri klasik uluslaşma süreçlerine uygun olarak biçimlendirilmeye çalışılmıştır.

1925’te 150-200 000 civarında Türk yine Bulgarlarla yapılan anlaşma ile Türkiye’ye getirilmiştir. Bununla birlikte 1878-1944 arasında Bulgar hükümetleri azınlık hakları anlaşmasına genel olarak uymuşlardır. Bu dönem boyunca Türk okullar kendi yönetimlerinde eğitim görüyor ve Türkçe kitap ve gazete basarak dağıtabiliyorlardı.

9 Temmuz 1923 darbesinden sonra Türkler etnik ayrımcılığa tabi tutuldu. Ve Yerlerinden sürüldü. Türk okullarına verilen 3 milyon Leva hükümet tarafından kesildi, bu okulların öğretmenleri emeklilik hakların- dan mahrum edildi ve okullar otonomilerini kaybettiler. Türklerin politik yaşama katılımları düşürüldü. 1923’te 10 Türk milletvekili varken 1925’te 5’e düştü ve en sonu 4 Türk milletvekili kaldı.

1971’de yeni Jivkov yönetimi Bulgar olmayan vatandaşları ülkeden çıkarma kararını açıkladı. Bulgar Komünist partisi “hemen hemen ülkenin tek etnik tür ve mükemmel bir homojenliğe yakın olduğunu” deklere ediyordu. Bu anlayış Bulgaristan’ın azınlık politikalarının tamamen değişmesine yol açtı. 1971’de azınlıkların asimilasyonu açık bir devlet politikası haline geldi. 1973’te “tek Bulgar milleti” sözleri resmi yazın- da gözükmeye başladı. Ve en sonu 1979’da Todor Jivkov Bulgaristan’daki ulusal sorunun halk tarafından tamamıyla ve kategorik olarak çözüldüğünü ilan etti. Bunun siyaset dilindeki karşılığı Türk etnik kıyımı, baskısı ve zorla göçertilmesi olacaktı. 1984’te Türklere karşı radikal bir stratejik değişim yapıldı ve Bulgar resmi yazınında Türk kelimesi çıkarıldı. Bunun yerine Müslüman Bulgar vatandaşları denildi. Ve dahası Bul- gar isimleriyle Türk isimleri değiştirildi ve Türk devletinin Kürtlerle ilgili söylemine benzer şekilde Türklerin Bulgar kökenli olduğu iddia edildi. Yeni kitaplarda Türk kelimesi çıkarıldı. 1970’lerin ortalarında Türk okullar kapatılmış ve Türkçe basın yayım sınırlandırılmıştı. Bu politikalar 1984-85 arasında zirveye ulaştı ve uygulamaya sokuldu. 1984-89 yılları arasında diktatörlük Türk halk kimliğine doğrudan saldırdı. Onların adları Bulgar adları ile değiştirildi, Türk dili ve Müslüman dinsel ritüeller yasaklandı.

Ve böylece Mart 1985’te Bulgaristan sonunda “Bulgaristan’da yaşayan herkesin Bulgar” kabul edildiği tek bir uluslu devlet halindeydi. Genel Kurmay Başkanının “Türkiye’de yaşayan herkes Türk’tür. Aksini düşü- nen vatan hainidir.” sözleriyle dönemin Bulgar diktatörünün sözleri ne kadarda benzer değil mi? Bu durum Türk halkında bir isyana yol açtı. 1984’te binlerce Türk Benkovskide bir gösteri yaptı . Türkler 27 Aralık 1984’te Momchilgrad belediye binasının önünde isimlerinin değiştirilmesini protesto etmek için toplandı. Gösteri zorbaca bastırıldı. 1985 Ocak- Şubatında Yablonovo kenti Bulgar ordusu tarafından kuşatıldı 34 kişi öldürüldü ve 30’a yakın insan vurularak yaralandı. Onlarca Türk eylemci tutuklandı. Türklere yeni Bulgarca isimlerle değiştirilmiş kimlikler verildi. Türkçe köy ve kasaba isimleri değiştirildi. Doğum ve evlilik sertifikaları sadece Bulgarca isimlerle basıldı. Geleneksel Türk giysileri dahi yasaklandı. Evler basıldı ve bütün Türklükle ilgili her işaret kaldırıldı. Camiler kapatıldı. Tahminen 500 ile 1500 arasında insan öldürüldü bu dönemde. Bütün Türkçe kurslar kapatıldı ve Türkçe evlerde dahi ya- saklandı. En sonu Mayıs 1989’da Jivkov’un konuşmasında bütün Müslüman Bulgarların göç edebileceğini açıklaması üzerine 369,839 kişi Türkiye’ye doğru göçe başladı. 320 bin kişi sınırı geçmeyi başardı. Yılın sonunda 154,937 kişi Türkiye’de iyi karşılanmadıkları gerekçesiyle Bulgaristan’a geri döndü. 214,902 kişi Türkiye’de kaldı. Ve büyük bir çoğunluğu hala burada yaşıyor.

Diktatörlüğün devrilmesinden ve esas olarak AB üyeliğinden beri demokratik bir anayasayı kabul eden Bulgar hükümeti Türk azınlığın kimliğini ve kültürel haklarını tanıyor. Artık Türkler Bulgaristan’da özgür.

Her alanda kendi dilini özgürce kullanıyor. Bulgar ulusal radyosu bir- çok programını Türkçe yapıyor. Bulgar resmi web sitesi Türkçe olarak ta yayınlanıyor. Bulgar ulusal televizyonu Türkçe haber ve programlar yapıyor. Aynı zamanda birçok Türkçe gazete basılmaktadır. 1991 de Bul- gar hükümeti okullarda Türkçe dil derslerini yeniden başlattı. Ve Türk halkının hakları anayasal bir güvenceye kavuşturuldu.

Sonuçta Bulgar Türkleri kendi kimliklerini korumaktan,  özgürce kendi ana dillerini konuşmaktan son derece mutlular ve geleceğe umutla bakmaktadırlar. Türklerin haklarını alması durumunda Bulgaristan’ın bölüneceğini iddia ederek Türklere karşı etnik temizlik yapmaya kal- kan diktatörlerin hiçbiri artık yok. Türkler haklarını aldı ve Bulgaristan bölünmedi. Bölünmediği gibi Türkiye’nin 50 yıldır kapısında dilenci- ye döndüğü AB’ye demokratik bir Bulgaristan olarak bir kaç yılda girdi. Sıra şimdi Türkiye’deki irk ayrımcı politikaların terk edilerek tüm halkların kendi kimliklerini tanıyarak kültürel haklarını demokratik bir anaya- sal güvence altına alarak Kürtlerin de geleceğe umutla bakabilecekleri ve Türklere karşı önyargılarının kırıldığı, özgür yurttaşlar olarak birlikte yaşamalarını sağlamaktır.

Ertuğrul Özkök geleneksel devlet gericiliğinin dayatmalarını kabul etmemiz halinde her şeyin düzeleceğini iddia etmektedir, yani tercüme edersek Bulgaristan’daki Türklere “Jivkov’un taleplerini yerine getirirseniz her şey sizin için daha iyi olacak” demektedir. Eğer kendisi samimi ise devleti Kürtleri isyana sürükleyen etnik ayrımcı politikalarından vazgeçemeye çağırsın. Demokratik bir anayasa altında yaşayan Kürtlerin bu ülkeyi nasıl sahiplendiklerini işte herkes o zaman görecek.

Bulgaristan örneği bu iki ülkenin benzer ulusal sorunlara sahip oldukları her ikisinin de aynı etnik ayrımcılığı uyguladıkları ( Bulgaristan’da çözümlenmiş bir sorun) ve esas olarak da Türk halkına Türkiye’deki Kürtlerin durumunda olan Bulgaristan’daki Türkleri örnek göstererek empati kurabilmelerinde yardımcı olmak için verildi. Ne bir model olarak sunuldu ne de sorunların çözüm anahtarı olarak. Sadece bütün tarihsel örneklerinde olduğu gibi bir ulusal sorunun gerçek çözümünün ezilen ulusu kapsayacak bir demokratik anayasa olduğunu göstermeyi amaçlamıştık.

Mutlak bir gerici egemenlik kurmak isteyen her diktatörlük, kendisinden çıkarsadığı maddi varlığın bir sonraki yapılaşmış bütünlüğü karşısında tüm heybetine rağmen çökecektir. Ve er ya da geç Hegel’in burjuva aydınlanmasını coşkuyla karşıladığı ve onu evrenin şafağı olarak gördüğü sözlerinde olduğu gibi; “Güneş gök kürede durmaya ve çevresinde gezegenler dönmeye başladıktan bu yana ilk defa insan AKLI dünyayı yönetiyordu. Bu yüzden o görkemli bir şafaktı.”

Ve bugün bizim için aslolan tüm bu gerici histeri karşısında özgürlükçü, enternasyonalist AKLI tüm toplumsal ve siyasal hayatın yöneticisi yapmaktır.

“Multi kültürel bir sosyal yapı devralan Bulgar devleti ulusal sınırları içinde kalan Türkleri izole ederek asimile etmeye çalışmıştır. Bulgaristan Türkleri klasik uluslaşma süreçlerine uygun olarak biçimlendirilmeye çalışılmıştır. Türkler etnik ayrımcılığa tabi tutuldu. Ve Yerlerinden sürüldü.”

İSMET ŞAHİN

“Mutlak bir gerici egemenlik kurmak isteyen her diktatörlük, kendisinden çıkarsadığı maddi varlığın bir sonraki yapılaşmış bütünlüğü karşısında tüm heybetine rağmen çökecektir. Ve er ya da geç Hegel’in burjuva aydınlanmasını coşkuyla karşıladığı ve onu evrenin şafağı olarak gördüğü sözlerinde olduğu gibi; “Güneş gök kürede durmaya ve çevresinde gezegenler dönmeye başladıktan bu yana ilk defa insan AKLI dünyayı yönetiyordu. Bu yüzden o görkemli bir şafaktı.””

İSMET ŞAHİN

Yayınlanmadan önce makalelerimizden haberdar olmak isterseniz?
E-Mail Listemize Abone Olun!

TEKNİK

Yeni Teknolojik Gelişmeler

POLİTİK

Çağdaş Totaliterizm

FİLOZOFİK

Diyalektik

Review

87%

Our Rating
87%

About The Author

Leave a reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

EN İYİ HOSTING FİRMASI

Son Tweetlerim

Video

Loading...

Haberciye Kayıt Olun

Güncel çalışmalarımdan ve bilimsel gelişmelerden haberdar olmak için mail listemize kayıt olun

You have Successfully Subscribed!