Select Page

DEVLET BAĞIMLI ilişkiler ya da çağdaş TOPLUMSAL HAREKETLERİN devlet bağımlı karakteri

DEVLET BAĞIMLI ilişkiler ya da çağdaş TOPLUMSAL HAREKETLERİN devlet bağımlı karakteriScore 93%Score 93%
İSMET ŞAHİN

Yeni bloğumu başlattım. Eski ve yeni tüm yazılarımı artık buradan takip edebileceksiniz.

DEVLET BAĞIMLI ilişkiler ya da

çağdaş TOPLUMSAL HAREKETLERİN

devlet bağımlı karakteri

Marx toplumsal ilişkileri, ekonomi politik çalışmalarında vardığı teorik sonuçlara uygun olarak, insan bağımlı ve meta bağımlı ilişkiler olarak ikiye ayırır. İnsan bağımlı ilişkiler, bireyin ve toplumun yeniden üretim süreçlerinin biyolojik ve türsel varlığının yeniden üretimine bağlı olarak insanların zorunlu olarak kurmuş oldukları ilişkilere gönderme yapar. Bu tarihsel momente insanları birbiriyle ilişkiye zorlayan, insanın kendini ürettim süreci ve etkinlik içinde ürettiği kullanım değeridir.

Meta bağımlı ilişkiler; Marx’ın toplumsal ve bireysel hareketin meta üretim, dolaşım ve birikimine tabi olduğu, yani toplumsal hareket yasalarının metanın hareket yasalarına tabi olduğu kapitalist çağ olarak tanımlar. Bu açıdan Marx’ın yabancılaşma kuramı, insanın insani özünü yitirme süreci olarak bir kapitalizm eleştirisidir. Komünizmi, insanlığın, meta bağımlı ilişkilerden, kendi deyimiyle meta fetişizmin- den ve dolayısıyla tüm yabancılaşma biçimlerinden kurtulacağı, bireyin özgür iradesiyle katıldığı, gerçek anlamda özgürleşmiş insani toplumsal ilişkiler olarak görür.

Marx diğerlerinin yanında iki açık yanlışa düşmektedir. İlki, tarihte verili insanı, metaya bulaşmamış, bu nedenle yabancılaşmamış, cennetten kovulmadan önceki ilk günahını işlememiş, Hristiyan tarzı, yabancılaşmamış bir insani öz varsaymaktadır. Bu tutum dinsel ideolojilerden toplum bilimlerine geçmiş ve Marx’ı da etkilemiş olan antropomorfik bir yaklaşımdır. Dolayısıyla Marx’ın yabancılaşma kuramı Hristiyan teolojisinin Feuerbach üzerinden maddeci tarzda sürdürülmesidir. Bu çerçevede Marx’ın komünizm teorisi klasik ütopyacıların geleneğini takip eder. Marx’ın ve diğerlerinin antropomorfik bakış açılanın aksine, tarihe önvarsayım olan bir insan, insani bir komünal toplum ve dolayısıyla sonradan yitirilmiş insani bir öz yoktur. Artık ürünün üretilemediği, yani salt kullanım değeri üretiminde asılı kalmış bir toplum tarih üretemez. Ve bu toplum biçimlerinin göklere çıkarılması primitif insan yapısının sürdürülmesidir. Güney ve Orta Amerika yerlileri ile -Aztek ve Mayalar-, Kuzey Amerika yerlileri arasındaki farkta bunu rahatlıkla görebiliriz. Güney Amerika toplumları bağımsız bir tarzda kendi yazı sistemlerini geliştirmeye kadar ilerlemişler ama Kuzey Amerika yerlileri ‘insani özlerini’ otuz bin yıl boyunca koruyarak yabancılaşmamışlardır.

Yabancılaşma, kullanım değeri fazlasının üretimiyle, yani artık ürün ve dolayısıyla artık ürünün mülk edinilmesi ile gelişen toplumsal ilişkiler olarak tanımlanmaktadır. Buna bağlı olarak gelişen devlet te olumsuz bağlamda ele alınmaktadır. Öyleyse devletleşme, sınıf perspektifli bakış açısıyla, egemen sınıfın artık ürünün üretilmesi ve bu üretimin sürdürülmesi ve el konulmasının zor-baskı mekanizması olarak tanımlanacaktır. Oysa devletler iş bölümünün ortaya çıkardığı sınıfların bir birine baskı mekanizması olarak değil, bu işlevi daha sonra kazanmış ve sürdürmüşlerdir, primitif toplumların birbirlerine ve doğaya karşı ver- dikleri gerçek anlamda savaşımlarından ortaya çıkmıştır. Sınıfsal farklar olmadan yada toplumsal yaşamda belirgin bir değişken olmadan devlet formları gelişmişti. Bu yapılar kendilerini sadece türsel, yaşamsal yapılarını korumak üzerinde değil aynı zamanda dinsel yaşamlarını da sürdürmenin aracı olarak biçimlendiler. Yeni antropolojik buluntular insanın yerleşik hayata geçmeden önce kutsal mekanlar, tapınaklar inşa ettiğini ve bu dinsel bağ içinde son derece ileri örgütlemelere evrildiğini gösterdi.

İkinci açık yanlış yukarıdaki paragraflar bağlamında kediliğinden açığa çıkmaktadır. Artık ürüne ve Devletlere yüklenen olumsuz yakla- şımdır. Artık ürünün üretilmesi, değil insanın yabancılaşması, sanki bir insani özü varmış gibi bu özünü yitirmesi, tam aksine insanın insan- laşmasının gerçek maddi temelidir. İnsanın insanlaşması, tüm zama- nını hayvanlar gibi kendi biyolojik yaşamsal gereksinimlerine harcadığı koşullardan, artık üretme ve sürdürme ve biriktirmenin maddi aletlerini ve kültürünü geliştirmesiyle başlamıştır. İnsanın özgürleşmesi, Katolik tarzda yüceltilen kutsal emek-çalışma değil bu çalışmadan kurtuluş, çalışmaya nispeten artırdığı boş zamanını geliştirmesidir. Aristoteles, Mısır’dan dönen bir filozofun, Mısır’ın rahiplerinin her türlü bilimde inanılmaz ilerlemeler sağlamış olduklarını anlatınca, ona “demek ki çok boş zamanları varmış” yanıtını verir. Bu bağlamda bir bütün olarak tarihi göz önüne aldığımızda, yani insanlığın verili gelişmişlik düzeyi göz önüne alındığında, devletlerin insanlaşmanın, toplumsal yapıların ve kültürlerinin üretilmesinin, geliştirilmesinin ve sürdürülmesinin ve yeniden üretilmesinin araçları olduğu ortaya çıkmaktadır. Marxizmin ve diğer kuramların negatif devlet eleştirileri, devletleri salt sınıfsal baskı aracı ve işlevleri içinde soyut tek yanlılığı ile ele almalarından kaynak- lanmaktadır. Devletler salt tahribat aracı değil aynı zamanda insanın toplumsal ve kültürel-bilimsel varlığının üretilmesi, korunması, sürdü- rülmesi ve yeniden üretilmesinin de gerçek araçlarıdır. Kurtulmamız gereken devletlerin negatif işlevleridir kendileri değil.

Öyleyse diye biliriz ki tarih salt Marx’ın belirttiği gibi insan ve meta bağımlı ilişkiler olarak tariflenemez. Marx bu belirlemeyi toplumun yeniden üretimini belirleyen, toplumun hareket yasalarının, toplum- sal ilişkilerin gerçek temellerinin ne olduğunu belirtmeye çalışmak- taydı. Bir politik ekonomist olarak iktisadi indirgeme yapmaktadır. Ben insan ve meta bağımlı ilişkilerin yanına devlet bağımlı ilişkileri de koymaktayım. Devlet bağımlı ilişkilerle, toplumların yeniden üretim süreçlerinde devletlerin temel bileşen, tarih denen fonksiyonun temel değişkeni olduğunu kastetmekteyim. Dolayısıyla tarih, sınıf savaşımları bağlamında, bu savaşı sürdüren iki sınıfın, iki değişkeninin ürünü değildir. Tarih sonsuz değişkenler matrisinin ürünüdür. Ve biz bu değişkenleri keşfettikçe tarih bilimi yapmış oluruz. Bir toplumsal-tarih- sel ya da doğa evrensel bir hareket iki ya da üç değişkene indirgenemez. Bu soyutlama tarzı yani bir hareketin değişkenlerinin sınırlandırılması, hareketin kompleks yapısını anlaşılır kılmak için başvurulan bir yön- temdir. Gerçekte her hareket sonsuz değişkenden oluşur ve bilimle- rin görevi bu değişkenleri keşfetmektir. Hem kendileriyle ve hem de doğayla kurdukları ilişkilerinin ve etkinliklerinin hareketi olarak tarihte sonsuz değişkenin çapraşık ve bileşik etkisinin ürünüdür. Tarih insanın iradesiyle ve girmiş olduğu toplumsal ilişkilerinin doğal sonucu olarak ortaya çıkmış değildir. Bu yaklaşımda insanı merkeze alan ve dünya tarihinin ve hatta dünyanın insanın ortaya çıkması için kurulmuş sahne olarak anlayan teolojik ve teleolojik görüşlerin toplumsal kuramlar ve dolayısıyla Marxizm üzerindeki etkisidir. İnsan da dünya tarihinin olu- şumunda yer alan ‘basit-salt’ bir bağımlı değişkendir. İnsanın doğadan ve zorunlu çalışmanın ürünü olarak ortaya çıkmış toplumdan, kısacası onu tutsak kılan tüm doğal ve toplumsal yapılardan kurtulma çabası, yani evrende bağımsız bir değişken-güç olma çabasının limiti sonsuz- dur. Giderek özgürlüğüne yaklaşan ama asla ona ulaşamayacak sonsuz bir limit.

“Devlet bağımlı toplumsal ilişkilerden, siyasal, teknik ve hukuksal olaylar zincirinden değil, sosyolojik bir olgudan bahsetmekteyiz. Çağdaş toplumların hareket yasalarının geç kapitalizm ile ortaya çıkmış yeni niteliğidir üzerinde tartıştığımız. Dolayısıyla bu toplumsal ilişkilerin ürünü olan toplumsal hareketler de devlet bağımlı ilişkilerin bir fonksiyonudur.”

İSMET ŞAHİN

Tüm bu çerçevede çağdaş toplumsal hareketler ilişkinde birkaç not düşmek istiyorum. Malum her yerde devrim ve isyan var ya da öyle olduğu iddia edilen toplumsal hareketler var. Aşağıda çağdaş toplumsal hareketlerin devlet bağımlı ilişkiler bağlamında değerlendireceğim. Bir ön not koyma zorunluluğu duymaktayım. Bu zorunluluk, bir sosyal olguyu tanımlama çabasından ve bunu ilk kez benim yapmış olmamdan kaynaklanmaktadır. Devlet bağımlı ilişkilerden, devletlerin toplumları ve toplumsal-siyasal hareketleri yönlendirmek için, bu hareketlere ve onun taşıyıcısı toplumlara dışsal bir yapı olarak, ajan kılığında sızma çabalarını anlamıyoruz. Tam tersine çağdaş devletlerin, geç dönem kapitalizmine paralel olarak toplumlara dışsal yapılar ya da salt sivil toplumun dışında, onla ilişkili ama özerk olarak tanımlanan, ayrıksı bir yapı olarak tanımlamıyorum. Devletlerin, toplumsal ilişkilerin ve hareketlerin, kısacası toplumların yeniden üretim süreçlerinin asli bile- şeni olarak değerlendiriyorum. Toplumsal hareket yasaları devletlerin manyetik etki alanındadır. Devlet bağımlı toplumsal ilişkilerden, siyasal, teknik ve hukuksal olaylar zincirinden değil, sosyolojik bir olgudan bahsetmekteyiz. Çağdaş toplumların hareket yasalarının geç kapitalizm ile ortaya çıkmış yeni niteliğidir üzerinde tartıştığımız. Dolayısıyla bu toplumsal ilişkilerin ürünü olan toplumsal hareketler de devlet bağımlı ilişkilerin bir fonksiyonudur.

Devlet Bağımlı Yeni Toplumsal Hareketler

Doğu Bloku ülkeleri ve en sonu 1991 yılında SSCB ‘devrim’ olarak nitelenen toplumsal eylemler ile yıkıldı. Bu toplumsal hareketlerin tamamı madenciler ve demir yolcuları gibi sınıf bileşenlerinin ısrarlı ve sürekli mücadelelerinin üzerinde yükseldi. Eylemlerin kendiliğin- den patlak verdiği entelektüel çevrelerde genel olarak kabul görmüş bir düşünceydi.

SSCB’nin ve diğer Doğu Avrupa ülkelerinin kitlesel eylemler ile gelen çöküşü pandoranın kutusunu açtı. Onları Ukrayna’nın turuncu devrimi (2008) ve Arap Baharı (2011) olarak adlandırılan kitlesel, örgütlü ve iktidar olana kadar mücadeleyi sürekli kılan, Batılı devlet- lerinde açıkça desteklediği toplumsal hareketler izledi. Bu toplumsal hareketler dizisinin son halkası Gezi ve Ukrayna’da yeniden başlayan devasa kitle gösterileri oldu. Ukrayna’daki hareket başarıyla sonuç- landı ve şimdi muhalefet ülkeyi yönetiyor. Gezi olayları ile başlayan Türkiye’deki eylemler başarısızlıkla sonuçlandı ve arada sırada olaylar sırasında ağır yaralananların ölümü dolayısıyla kitlesel tepkilere dönüş- mekte ve yatışmaktadır.

Gezi Parkında gelişen de dahil tüm bu toplumsal hareketler, eylem fenomenleri, ne kadar farklı ülkelerde ve farklı zamanlarda yapılmış olursa olsunlar hepsi de ortak karakterlere sahip olduğu için birlikte ele alınmalıdır. Eylemlerin tamamı belirli bir dizgenin ürünüdür. Nerede ve ne zaman ortaya çıkmış olursa olsun eylemler sabit değişkenin küre- sel aktörler olduğu bir fonksiyonun değişkenleridir. Küresel çağın, hem dünyayı hem de tüm yaşamımızı koşullayan yeni fenomeni yeni top- lumsal hareketlerdir. Yeni toplumsal hareketlerin anlaşılma çabası son derece zengin bir teorik tartışma alanı açmıştır.

Eylemlerin en temel ortak özelliği, o anda iktidarda olan kişileri değiştirmek dışında hiçbir toplumsal, ekonomik ve siyasi-kurumsal bir değişikliğe yol açmamasıdır. İşin tuhaf yani eylemleri organize eden- lerce de bu tür değişikliklerin talep edilmemesidir. Eylemlerin hedefi şu ya da bu gerekçeyle gitmesi istenen hükümetteki bireylerdir. Ne top- lumsal ne de siyasal bir değişiklik istenmektedir. “Devrim” olma adına layık bir kitle hareketi üretim ilişkilerinde ki temel yapısal çelişkileri bir sosyal devrim ile gündemine alamazsa bile hiç olmazsa birey-devlet, geleneksel sınıflar-devlet yani siyasal-kurumsal ilişkileri değiştirmeli- dir. Milyonlarca insanı harekete geçiren siyasal eylemlerden en makul beklenti bir siyasal devrim olmalıdır. Oysa ‘başarıyla’ sonuçlanmış tüm hareketlerde ne yöneten-yönetilen, ne devlet kurumlarında, ne birey- lerin temel hak ve özgürlüklerinde, ne de ezilen sosyal sınıfların eko- nomik konum ve pozisyonlarında hiçbir değişiklik olmamıştır. Çünkü tüm bu hareketler devletlerden ve devlet ittifaklarından bağımsız hare- ketler değildir. Eylemlerin yönü içinde bulundukları devlet fraksiyonu ve devletler koalisyonunca tayın edilmektedir. Toplumsal hareketler devletlerin yerel ve küresel düzeyde verdikleri savaşımlarının bir fonk- siyonu haline gelmiştir. Endüstri devriminin başlattığı ve II. Dünya savaşına kadar gördüğümüz kendiliğinden, kendiliğinden olmazsa bile devletlerden bağımsız ve onları hedef alan toplumsal hareketler tarih olmuştur.

Kapitalizm, tarihsel ve toplumsal yeniden üretim süreçleri içinde, kendisine ve dolayısıyla tüm topluma dışsal devlet yapısını, yeniden üretti. Geç kapitalizm momentinde yeniden üretilen devletin kendi- sini yeniden üretim süreçleri ile kapitalizmin ve bir bütün olarak meta bağımlı toplumsal ilişkilerin kendilerini yeniden üretim süreçleri bir birine geçmiştir. Devlet salt siyasal bir mekanizma değil tüm toplum- sal yaşamın yeniden üretim süreçlerinde bulunan sosyal organizmadır. Bu sosyal organizmanın, devlet olarak kendini yeniden üretim sürecine devlet bağımlı ilişkiler olarak tanımlamaktayım. Devlet kapitalizmin tarihsel-toplumsal yeniden üretim süreçlerinin aslı unsurlarından bir haline gelmiştir. Kapitalizm esas olarak meta dolaşımının yani meta bağımlı ilişkilerin ürünüdür. Kapitalist toplumsal formda bireylerin hareketleri metaların hareket yasalarına tabidir. Geç kapitalizm döne- minde bireysel ve toplumsal hareketler devletlerin kütle çekiminin etkisine girmiştir.

Bu olgu çağdaş toplumsal hareketlerin devlet bağımlı karakterini açığa vurur.

“Devlet salt siyasal bir mekanizma değil tüm toplumsal yaşamın yeniden üretim süreçlerinde bulunan sosyal organizmadır. Bu sosyal organizmanın, devlet olarak kendini yeniden üretim sürecine devlet bağımlı ilişkiler olarak tanımlamaktayım.”

İSMET ŞAHİN

Yayınlanmadan önce makalelerimizden haberdar olmak isterseniz?
E-Mail Listemize Abone Olun!

TEKNİK

Yeni Teknolojik Gelişmeler

POLİTİK

Çağdaş Totaliterizm

FİLOZOFİK

Diyalektik

Review

93%

Our Rating
93%

About The Author

Leave a reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

EN İYİ HOSTING FİRMASI

Son Tweetlerim

Video

Loading...

Haberciye Kayıt Olun

Güncel çalışmalarımdan ve bilimsel gelişmelerden haberdar olmak için mail listemize kayıt olun

You have Successfully Subscribed!