Select Page

FELSEFENİN GİZİ

FELSEFENİN GİZİScore 95%Score 95%
İSMET ŞAHİN

“Marksizmi felsefeyle ilişkilendirme çabalarının tamamı yanlıştır. Marksizm felsefenin tarihsel olarak aşıldığı yerde başlar. Dönemin bilimleri ve sosyal hareketlerin üzerinde yükselir. Felsefinin gizi onun bilgi türü olarak tarihselliğindedir. Felsefe ise insanın doğa üzerine eksik bilgisinin ürünüdür. Gerçek anlamda düşünce derinliğinin değil, zayıflığının, yüzeyselliğinin ürünüdür. ”

FELSEFENİN GİZİ

Felsefe adı verilen o bilimlere kabul ettikleri başlangıç noktası nedeniyle görgül bilimler diyoruz. Genelde amaçladıkları ve ortaya çıkardıkları özsel sonuçlar ise yasalar ve genel önermelerdir, bir kavramdır; bulunan şeylere ilişkin, düşüncelerden başka bir şey değildir. Böylece Newton fiziğine doğa felsefesi adı verilirken, öte yandan Hugo Grodius ulusların karşılıklı tarihsel eylemlerini bir araya toplayarak sıradan bir uslamlamanın yardımıyla bir genel ilkeler bütünü bir kuram oluşturuyordu ki buna Devletlerarası Tüze Felsefesi adı veriliyordu. Felsefe adı İngiltere’de henüz genel olarak bu belirlenimi taşımakta ve Newton en büyük filozof ününü sürdürmektedir. Ama ad araç yapımcılarının ide çizelgelerine dek indirilmekte ve özel bir manyetik ya da elektrikli araçlar başlığı altına düşmeyen basınçölçer gibi aygıtlara, Felsefi araçlar denmektedir.

Hiç kuşkusuz bir tahta, demir vb. bileşimine değil ama yalnızca düşünceye felsefenin aracı denilmeliydi. Böylece özellikle yakın zamanların bilimi olan ve Almanya’da ussal devlet ekonomisi ya da kuramsal devlet ekonomisi denilen politik ekonomide felsefe adını almaktadır.” (Mantık Bilimi 7.paragraf )

Açıktır ki, Hegel gelişme sürecinde olan görgül bilimlerin felsefe olarak adlandırılmasına karşı çıkmaktadır. Kendi hukuk incelemelerine ayırdığı kitabına Tüze Felsefesinin Prensipleri dese de. Hegel’ in bu yakınmasının çağının tinsel yaşamının değişen atmosferinde kaynağını bulan nesnel bir temeli vardır. Bilimlerin felsefeden, doğa üzerine spekülatif düşünceden kopması ya da kurtulması, kendi konusu ve yönetimi ile ayaklan üzerine basması çağın olgusuydu.

XVII. yüzyıldan itibaren, önce fizik olmak üzere kimyadan sosyolojiye ve psikolojiye ve günümüzde sanat bilimi ya da güzellik bilimi de denen estetiğe kadar bütün bilimler felsefeden kopmuştur. Felsefeden kopmanın ötesinde bilim günümüzde temel bilim alanlarını da parçalamış, uzmanlaşmış alt bilim dalları oluşturmuştur. Hegel’in yakınmasına yol açan, görgül bilimlerin felsefe olarak adlandırılması henüz bilimlerin nesnelerini açıklama yeterliliklerini kazanmamış olması ve yetersiz kaldıkları her düzeyde felsefeye ya da kurguya hatta bazen düpedüz tanrıya başvurmalarının ürünüdür.

Newton, dünyanın bu en büyük fizikçisi evrensel çekim yasasını, “elmayı çeker Yer neden Ayı ve gezegenleri de çekmesin ve onları tutmasın” diye sorarak başlar, evrenin derinliklerine doğru bilimsel araştırmalarını. Ama açıklamada yetersiz kaldığında: “Bu güneş, gezegenler ve kuyruklu yıldızların uyumlu dizgesinin her şeye gücü yeten ve her şeyi bilen üstün bir varlığın buyruğundan doğması gerekir. Tanrı her zaman ve her uzayda hazır ve nazırdır. Böyle olmakla da zaman ve uzayı meydana getirmiştir” demektedir. Bundan hareketle saltık uzay ve saltık zaman kavramını üretmiştir.

Böylelikle en büyük fizikçinin nasıl aynı zamanda en büyük filozof olarak ta ün sürdürdüğü anlaşılmaktadır. Din, felsefe ve bilim insanların doğası ve kendilerini anlamak ve açıklamak için başvurdukları düşüncenin, gerçek insan düşüncesinin gelişim momentlerinden başka bir şey değildir.

Felsefe ilk filozoflardan günümüz filozoflarına kadar doğayı ve insanı çözümlemenin, anlaşılır kılmanın çabası içerisinde olmuştur. Ancak bilimlerin felsefeden bağımsız olarak kendi ayaklar üzerinde yükselmesi olgusu iki farklı olgunun peşi sıra gelişmesine yol açmıştır.

“Kendilerini filozof metinlerini de felsefi yapıt sananlar ise, o eski bilindik akımların ve yazarların düşüncelerinin bir bu yanını bir o yanını, üstelik bayağı bir ukalalık ile sanki daha önce hiç düşünülmemiş, hiç el değmemiş, kendilerine özgü yepyeni şeylermiş gibi ikide bir temcit pilavı gibi önümüze çıkarmaktan öteye gidememektedirler.”

İSMET ŞAHİN

 BİLİMLER FELSEFEDEN Mİ DOĞMUŞTUR?

Bu sürecin, gelişen olguların birinin diğerine neden sonuç ilişkisinden çok karşılıklı etkileşimleri sonucu, ilk dürtülerini çağın maddi verilerinden aldığını düşünüyorum.

Birincisi, doğayı insan doğası da dahil olmak üzere tüm evreni, oluşu ve zamanı bilimlerin ele alıp işlemesi ve açıklaması ya da daha doğrusu doğanın daha yukarıdaki geniş anlamıyla insanın tarihsel gelişiminin kendisine sunduğu, teknik ve düşünsel güç aracılığıyla ele alınması, işlenmesi ve açıklanması felsefenin kendine açıklamakla yükümlü kıldığı konularını bilim, felsefenin elinden almıştır. Felsefe nesnesiz daha doğrusu konusuz kalmıştır. Bilim, felsefeyi kendine özgü inceleme alanından yoksun bırakmıştır.

Aslında bu yazdıklarımızı gerçekliğe daha uygun olması açısından şöyle değiştirmeliyiz. Çünkü günümüzde felsefe adına hareket edenler var ve bunlar dünyayı, felsefenin ne olduğunu anlamadan, halen, felsefi olarak anlamaya çalışmaktadırlar.

Gerçekte, dünyayı açıklama çabasını onun salt spekülatif kurgusuna dayandıran felsefi bilginin yerini, bilimlerin bilimsel bilgisinin kesinliğinin almasıdır. Bu daha sonraları, çeşitli felsefecilerde, felsefede de bilimlerin sunduğu kesinlikte bilgi arayışı gibi boş bir çabaya yöneltmiştir. Örneğin Hussrl.

İkincisi felsefenin, varlığın kökenine ilişkin araştırmalardan epistemolojik olana ve burada da düşünme yöntemi ve asıl olarak da mantık üzerine araştırmalara kaydığıdır. Buradan hareketle de mutlak kesinliklere ulaşma çabası içinde birçok felsefe araştırmacısı (Russel) mantığı matematiksel bir yapıya kavuşturmaya çalışacaklardır.

Sonuç olarak diyebiliriz ki bilimlerin felsefeden araştırma alanlarını tek tek ‘çalması’ ve onu nesnesiz bırakması ile felsefenin yönteme yönelmesi aslında aynı sürecin ilk farklı görünümüdür. Bu süreç Descartes ve Bocan tarafından başlatılmış Hegel ve Marx’ta sonlanmıştır. Bu süreç bilimlerin gelişiminin en üst seviyesinde diyalektik maddeciliğin doğmasıyla sonuçlanmıştır.

Tutkuyla evrenin derinliklerinde sır tutmuş gizillikleri açığa çıkarma çabasında olan o eski filozofların düşünce ürünleri olan felsefe günümüzde ne durumdadır?

Çağımızda felsefi yazın, felsefe ve felsefe tarihi üzerine eski felsefi metinler ve yazarların karşılaştırmalı analizlerini yapan bir yapıya sahiptir. Kendilerini filozof metinlerini de felsefi yapıt sananlar ise, o eski bilindik akımların ve yazarların düşüncelerinin bir bu yanını bir o yanını, üstelik bayağı bir ukalalık ile sanki daha önce hiç düşünülmemiş, hiç el değmemiş, kendilerine özgü yepyeni şeylermiş gibi ikide bir temcit pilavı gibi önümüze çıkarmaktan öteye gidememektedirler. Bunların özgünlüğü düşünce ürünlerinde değil artık çoğu çocuksu gelen geçmiş felsefi metinleri bir türlü aşamamalarıdır. Bundan dolayıdır ki düşüncelerinin zayıf muhtevasını biçimin gösterişli sunumuyla kapatmaya çalışmaktadırlar.

Çağımızın felsefi yavanlığı, Phtogoras’tan Hegel’e oradan Comte’a kadar bütün düşünce akımlarının önüne bir ‘yeni’ sıfatı koyarak karşımıza çıkmaktadır. Yeni Kantçılık, Yeni Hegelcilik, Yeni olguculuk vb. gibi. Artık günümüzde felsefe, gerçekte, felsefe tarihi çalışmalarıdır. Uzun zamandır onunla adı anıla gelen yöntem bilim de, bilimsel gelişmelere paralel, artık ondan uzaklaşma eğilimine girmiştir. Felsefenin bu konumu kuşkusuz felsefenin felsefe olarak doğasından kaynaklanmaktadır. 17. yy iki olguya aynı anda tanıklık etti. Neredeyse hem felsefe hem de bilim tek bir adamda –Decartes- gelişme ve derinleşme ivmesi kazandı.

Bilim, doğaya geometrici bir anlayış ile bakan evrenin matematiksel düzen ilkelerine göre yapılandığını kabul eden Platoncu ve Pisagorcu gelenek ile doğayı muazzam bir makine olarak kabul eden ve görüngülerin arkasında gizli mekanizmaları açıklamaya çalışan mekanikçi anlayışın çatışmalı sürecinde işliyordu.

Felsefe ise yine Descartes’in bir yöntemsel çaba da olsa var olmanın düşünme edimine bağlı olduğu, “düşünüyorum öyleyse varım”, önermesinden artık kendi düşünmesinden şüphe edemeyeceği bir ‘sağlam’ zemin üzerinde kendini kurmaya çalışıyordu. Süreç bilimlerde tam bir gelişmeye, felsefenin düşsel uçukluğundan kurtulmuş çağdaş bilimlere, felsefede ise yok olma, nesnesini yitirme, ortadan kalkma paniğinin hakim olduğu bir kaosa yol açtı.

Görgül bilimlerin gelişimi felsefede kendine güvensizliğe yol açtı. Bunu ortadan kaldırma çabası felsefenin de görgül bilimler kadar bilimsel kesinliğe sahip olması gerektiği ve bunun koşulunun ise felsefenin kendi diğer bilimler gibi kendi nesnesi, konusu olması ile sağlanacağı öne sürüldü (Hussrel). Konu olarak felsefeye ‘öz alanı’ önerildi ve bu şekilde felsefenin gerçek bir bilim kimliği kazandığı düşünüldü.

Felsefe, tarih boyu dünya ve insana dair problemler ile uğraşırken, 19. ve yy içinde kendini salt yönteme sıkışmış olarak buldu. Hegel’den sonra felsefenin tarihsel olarak sonunun geldiği ve tamamlandığı anlayışlarının yaygınlaşması onun tek yanlı, kurgul felsefesinin çökmesiyle ilgisi yoktur.

Gerçeği isteyen usun, gerçeği kurgusal olarak değil, görgülde, duyumsal olanda bulmuş olmasındandır. Aynı dönemde bilimlerin felsefeden kurtularak kendi nesnelerine kendi yöntemsel araçları ile yönelmelerine tanıklık etmekteyiz. Kısacası us, uzun zaman önce ayrıldığı kendi doğasına geri dönmekteydi. Ancak bir farkla, şimdi, doğada derinleşmiş ve kendinden emin eda içinde.

‘Yeni’ sıfatlı felsefi akımlar bu durumun eleştirileri üzerinden tarih sahnesinde belirmeye başladı. Bu duruma ilk tepki, felsefenin Hegel sistemiyle birlikte çöktüğü onu kurtarmak için Kant’a dönülmesi gerektiğini söyleyen Yeni Kantçılardır. Yeni Kantçılar bu sürece Kant’ta diyalektiğe ve özdeğe ait ne varsa kovarak işe başladılar. Yeni Kantçılara göre “olaylardan başka hiçbir şeyi bilemeyiz, bilim olayları incelemekle yetinmelidir.” Engels buna; “Yeni Kantçı bilinemezci ortaya çıkıp diyor ki; bir nesnenin niteliklerini doğru olarak algılayabiliriz, ama nesnenin kendisini hiçbir duyusal ya da zihinsel yolla kavrayamayız, kendinde varlık kavrayışımızın ötesindedir. Ama niteliklerini bildiğimiz nesneler bizim için artık bilindik nesnelerdir” der. Yeni Kantçı anlayışta diğer ‘yeni’ sıfatlı akımlar gibi gerçekte yeni olan hiç bir şey yok.

Günümüz akademilerinde Yeni Kantçılık esas olarak kendini, yer yer açıkça bir Hegel düşmanlığı olarak göstermektedir.

MARKSİZM VE FELSEFE

Felsefinin gizi, Marksist yazında da son derece tartışmalı bir konu olmayı sürdürüyor. Marksizm ve felsefe ilişkisi Marksizm içinde sayısız eğilimi açığa çıkarmıştır. Bu eğilimlerin çoğu felsefenin tarihselliğini, yani bilgi türü olarak insanın düşünce tarihinde bir moment olduğunu kaçırmışlardır.

Althusser’den Korsch’a, Lukacs’tan Plekhanov’a ve Plekhanov’un etkisindeki Lenin dahil bütün Rus Marksistleri. Kısacası çağdaş Marksistlerimizin büyük bir kısmı.

Her çağın insanı, doğada ki derinleşme düzeyine bağlı olarak, doğadan çıkarımsadıkları yöntemi mutlaklaştırma eğilimi içindedir. Dolayısıyla diyalektiği de kendi çağında doğal bilimlerin gelişim düzeylerine uygun bir şekilde ondan çıkarımsanmış bir yöntem, yani insanın doğadaki derinleşmesine göreceli olarak bağlı ve dolayısıyla geçici olarak değil, bilimlerin gelecekteki evrimine de tahakküm eden mutlak bir yapı olarak ele alır. Engels, diyalektiğin, metafizikten üstünlüğü, trenin kağnı arabasına üstünlüğüdür, der. Buradan herkes, diyalektiğin metafiziğe üstünlüğünü anlamaktadır ama esas anlaşılması gereken diyalektiğinde daha sonrası bilimsel gelişmelere bağlı göreceliliğidir. Buradan diyalektiğin aşılmış olduğu sonucunu çıkarmıyorum ve de önermiyorum. Trenin kağnı arabasına üstünlüğü açıktır. Ama uzay araçlı, bilgisayarlı, nükleer çağında tren çağına üstünlüğü son derece açıktır. Diyalektiğin, tarihselliğine vurgu yaparak bütün geleceğe hakim bir yöntem olarak mutlaklaştırılmasına karşı çıkıyorum. Ki gelişen bilimlerin, diyalektiğe katkılarını açığa çıkara bilelim. Diyalektik, genel hareket yasalarının adıdır. Doğada, toplum ve tarihte ve insan doğasında bilimlerin gelişimi yeni hareket biçimlerini açığa çıkarmıştır. Yeni diyalektik bu yasaların üzerinde şekillendirilmelidir. Ki yöntem olarak, yeni çalışmalar için hala işlevini, yararlı araç olarak koruyabilsin.

Genel kanının aksine diyalektik materyalizmin, Marksizmin felsefesi olmadığı açıktır. Felsefi bilgi tarihsel açıdan bilimlerin gerisindedir. Felsefe, insanların, doğa üzerine bilgi edinmelerinin pratik olanaksızlığından doğdu. Bilimler ise insanların doğayı kendi yararlarına dönüştürme sürecinde onun hakkında elde ettikleri ampirik bilgilerden doğmuştur.

Hegel’in felsefenin salt ussal, kurgusal düşünce olduğu ve ancak bu türden bilgi türüne felsefe denmesi gerektiğine ilişkin yukarda sunduğum eleştirileri tamamen haklıdır. Dolayısıyla Marksın bilimi üzerinden (Althusser) yani Kapital’e yaslanarak onun şimdi felsefesini inşa etme gerektiği düşüncesi hem Marksizmin, hem de felsefenin yanlış anlaşıldığını göstermektedir. Bu çerçevede Gramsci’nin, Marksizmi Praksis Felsefesi olarak tanımlamasının yanlışlığı da kendiliğinden açığa çıkmış olmaktadır. Marksizmi felsefeyle ilişkilendirme çabalarının tamamı yanlıştır. Marksizm felsefenin tarihsel olarak aşıldığı yerde başlar.

Çağdaş bilimlerin ve sosyal hareketlerin üzerinde yükselir. Felsefinin gizi onun bilgi türü olarak tarihselliğindedir. Din, insanin doğa karşısındaki bilgisizlinin ürünüydü. Felsefe ise insanın doğa üzerine eksik bilgisinin ürünüdür. Gerçek anlamda düşünce derinliğinin değil, zayıflığının, yüzeyselliğinin ürünüdür. Bilimler doğrudan insanin pratik ihtiyaçlarının, yanı yaşamlarını yeniden üretmek ve sürdürme zorunluluğu içinde doğayı dönüştürme sürecinde ampirik olarak ondan elde ettikleri bilgilerin ürünüdür. Bilimler, Engels’in dediği gibi muhtevalarını felsefeden alıyor değildir. Bilimler gelişmelerinin gerçek güdüsünü insanlığın pratik ihtiyaçlarından alır. Felsefe, bilimlerin bu verilerinden beslendiği oranda mühtevasını zenginleştirmiştir. Bu verilerden uzak kaldığı oranda da salt spekülasyona yönelmiştir. Bu anlamda, Engels’in, felsefinin biçimsel olarak aşıldığı ve mühtevasını bilimlere geçirdiği belirlemesi, felsefeden bir türeme olarak değil, bilimlerin felsefeye rağmen, çağdaş bilimsel gelişmelerin, felsefeyi felsefe olarak olumsuzladığı anlamında yorumlamak gerekir. Sonuç olarak diyebiliriz ki felsefe, insanın düşünce ediminin bir momentidir. Ne daha fazlasıdır ne de daha azı.

“Genel kanının aksine diyalektik materyalizmin, Marksizmin felsefesi olmadığı açıktır. Felsefi bilgi tarihsel açıdan bilimlerin gerisindedir. Felsefe, insanların, doğa üzerine bilgi edinmelerinin pratik olanaksızlığından doğdu. Bilimler ise insanların doğayı kendi yararlarına dönüştürme sürecinde onun hakkında elde ettikleri ampirik bilgilerden doğmuştur.”

İSMET ŞAHİN

Yayınlanmadan önce makalelerimizden haberdar olmak isterseniz?
E-Mail Listemize Abone Olun!

TEKNİK

Yeni Teknolojik Gelişmeler

POLİTİK

Çağdaş Totaliterizm

FİLOZOFİK

Diyalektik

Review

95%

Our Rating
95%

About The Author

Leave a reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

EN İYİ HOSTING FİRMASI

Son Tweetlerim

Video

Loading...

Haberciye Kayıt Olun

Güncel çalışmalarımdan ve bilimsel gelişmelerden haberdar olmak için mail listemize kayıt olun

You have Successfully Subscribed!