Select Page

Hegel’in Tarih Felsefesinin Eleştirisi

Hegel’in Tarih Felsefesinin EleştirisiScore 98%Score 98%
İSMET ŞAHİN

Yeni bloğumu başlattım. Eski ve yeni tüm yazılarımı artık buradan takip edebileceksiniz.

Hegel’in Tarih FELSEFESİnin ELETİRİSİ

Hegel, Tarihte Akıl, Philosophy of History, orjinal adıyla Die Vernunft in der Geschichte kitabında tarihi felsefi bir bakış açısıyla ele almaktadır. Bu bakışın anlaşılması önce Hegel’in felsefi sisteminin en azından genel hatlarıyla bilinmesini gerek tiriyor. Bu nedenle önce Hegel sisteminin kısa bir özetini sunacağım.

Us’un determinasyonları

Okuyucuya burada tartıştığımız konuda dahil olmak üzere Hegel’in felsefesinin anlaşılması onun bir bütün olarak okunmasını gerektirdi ğini hatırlatmak isterim. Üstelik sadece yapıtlarının okunması, okuyu cuya aradığı tatmini vermeyecektir. Hegel’in anlaşılması, onun çağının maddi koşullarının ve çağın entelektüel ekininin ve Kant, Fichte ve Shiling üçlemesinin eleştirel değerlendirilmesine bağlıdır.

Bu iki nedenden dolayı böyledir: İlki tarihselliktir; burjuva çağı nın gelişim momenti, Hegel’e, şeylerin tarihsel bağlamlarında görme, ele alma ve sunmak önceliği vermiştir. Kuşkusuz kendi çağında birçok felsefeci yetke vardır ama bu aynı zamanda onun ansiklopedik bilgi dağarcığının yanında bir dahi olmasından da ileri geliyordu. Denebilir ki burjuva çağın sunduğu önceliği o kendisi kapmış ve tarihte de en büyük filozof olarak haklı yerini almıştır.

Hegel’in tarihteki bu yerini teslim edenler neredeyse sadece biz Marksistleriz. Öyleki, Lenin Felsefe Defterleri’nde, Marks’ınkapital’inin anlaşılmasını, Hegel’in Mantık’ının anlaşılmasına bağlayabilmektedir.

Bugün artık rahatlıkla ifade edebilirim ki Hegel anlaşılmadan ki bu bütün felsefe dizgelerinin anlaşılması demektir, Marksizm anlaşılamaz. Çağımızın ürettiği modern sorunların üstesinden gelmek için de, bir sorunlar karşılaştığımızda her seferinde Hegel’e başvurmamız tama mıyla işte bu gerçeğe bağlıdır.

İkincisiyse mantıksallıktır. İlk kez Hegel bir bilimi tarihselliği içinde, içsel bağıntılılığıyla bir bütün olarak ele almıştır. Hemen ekle yelim ikinci kez, Marx bunu Kapital’de yapmıştır ve daha sonra bu Marksist yazında dahi görülmemiştir. Denebilir ki hiç bir Marksist, buna Lenin de dahil olmak üzere, bir bilimi HegelMarks düzeyinde ele alıp işlememiştir. Varlık ve hiçlik kavramları anlaşılmadan oluş kav ramı, oluş kavramı anlaşılmadan öz kavramı vb. anlaşılamaz. Öyle ise dizgenin bütünü anlaşılmadan ya da bütün üzerine genel bir anlaşmış lığı varsaymadan parçalar üzerine tartışmak boşa zaman harcamaktır.

Şimdi Hegel’in sistemine daha yakından bakalım.

Us kavramı Hegel’in felsefesinin merkezi kavramı olduğunu ilet miştik. Öyle ki bütün kavramlar ve onların olgusallaşmaları Us’un belirlenimleri olarak açığa çıkar.

Hegel çağının felsefi geleneğine uygun olarak tek tek bireylerin düşüncelerinin üzerinde onlara hükmeden bir nesnel Us ve onun kav ramlar bütünlüğü olduğunu varsayar. Bu nedenle Hegel’in idealizmi nesnel idealizm olarak adlandırılmaktadır.

Hegel’de süreci devindiren “Çelişme”dir. Çelişki kendini kurgul kipte sonlandırır. Ama bu seferde ulaşmış olduğu kipte yeni çelişme lerle karşı karşıyadır ve bu gelişme böylece sürüp gider.

Gelişme kendini üç momentte sergiler:

  1. Olumluluk kipi
  2. Olumsuzluk (Diyalektik) kipi
  3. Kurgul kip

Bütün bu kipler kendi işlevselliklerini olgusallaşma sürecinde Tin’in edimselliğinde kazanırlar. Keza bu kipler Kavram’ın belirlenimleridir. Us bu tarihsel serüvenine özgürlüğün olgusallaşması için çıkar. Bu serüvende us önce uzaysalzamansal dünyada yer alır. Us’u tarih olarak belirten terim Tin’dir.

Tin önce kendindedir. Burada saltık gerçeklik olarak kendi kendini tanır ve burada kendi kendine düşünen ideadır ki Mantıktır. Hegel, ‘Mantık, ideanın tek bir bütünlük olduğunun bilgisidir’ der. Mantık: Varlık öğretisi, Öz öğretisi, Kavram öğretisinden oluşur.

Buradan Hegel “İdeanın kendisiyle başlamış olduğumuz kavramına geri döndük. Aynı zamanda başlangıca bu geri dönüş bir ilerlemedir. Kendisiyle başladığımız şey Varlıktı, Soyut Varlık; Şimdi ise önümüzde Varlık olarak idea durmaktadır; ama bu var olan idea Doğa’dır” diyerek doğa felsefesine geçer.

Doğa olarak verilen Tin

Doğa gelişimini inorganik doğadan organik doğaya oradan da düşü nen varlık olarak insana ilerler. Doğa kendine yabancılaşmış Tindir. Bu yabancılaşmayı insan Tin’inde kendini bilerek aşacaktır. Düşüncesiyle doğayı kavrayan insan ile birlikte Tin, Tin olarak kendini bilir ve açığa çıkar.

Kültür dünyasından beliren Tin

İlkin insanda belirir, a. Sübjektif Tin. Buradan insanlar arası ilişki olarak toplumda belirir; b. Objektif Tin.

Burada bireysel irade genel iradeyle birleşir. Genel ahlaklılığı kendi ahlaklılığı olarak benimser, kendi üstündeki yasayı kendi yasası olarak duyar.

Kendi bilincine kavuşan Tin c. Absoluter (Mutlak) Tin

Din, sanat ve felsefe. Tin gerçek bilinçli serüvenini kültür dünya sında yaşar ve bütün tarihsel süreci, kendi olgusallaşması olarak görür ve onu felsefede kavrar.

Ve böylece Us tarihsel edimi kendi olgusallaşması olarak kavrar. Us’un bu sonlanışı onun özgürleşmiş olmasını imler. Çünkü özgür lük zorunluluğun bilincine varmaktır. Yani insanı doğa olarak doğada ve toplumsal doğasında egemenliği altına alan yasaları bilmesi ve onu kendi denetimi altına almasıdır. Öyleyse Us egemen olandır. Zaten bu bilgi ona gerçekliğin kendisi olduğunu göstermektedir. Gerçeklik ki saltık gerçeklik olarak Tanrıdır.

Bu şekilde Hegel’in felsefe dizgesinin ya da daha doğrusu Us’un tarihsel serüvenini şematik sunumunu vermiş oluyoruz.

“Was vernünftg ist, das ist wirklich

und was wirklich ist, das ist vernünftig”

“Gerçek olan her şey ussaldır, ve ussal olan her şey gerçektir.”

Yalnızca akılla düşünülen, anlaşılan ve kavranılan gerçek olarak var olandır ve gerçek olarak var olan akılla kavranılan, anlaşılan ve düşünülendir. Bu belirlenim neredeyse Hegel’in bütün dizgesinin özeti gibidir. Bu nedenle saltık bir derinliğe sahiptir.

Anlaşılabilirliği, nasıl ki Hegel’in felsefesinin anlaşılırlığı onun çağı nın maddi yaşam koşullarını ve çağın tinsel ekinine bağlıysa şimdide bu belirlenimi anlaşılır kılmak için Hegel’in felsefe dizgesindeki yerine ve burada Hegel’in onu ele alış tarzına bakalım.

Çocuklar bile kendileriyle doğa arasındaki farkı bilir. İlk insanlarda biliyordu bunu. İnsanlaşma aynı zamanda insanın kendisini doğadan ayırması ve doğadan farklı olma bilincini geliştirmesiyle başlamış tır. Her insan, düşüncelerinin, Us’unun (aklının) ürünü olduğunu, doğayla bir ontolojik ilişkisi olmadığını bilir. İnsan düşüncesi doğal varlıklar gibi, insanların bulup kullandıkları, doğada hazır bulunan şeyler değildir. Ama aynı zamanda insanda doğanın bir ürünü, doğal bir varlıktır. İnsanın organik (canlı) doğal varlığı, onun, doğa ile kendi düşüncesi arasında ki bağ mıdır?

Antik çağlardan günümüze filozoflarının sayısız sistemler kurdukları bir tartışma konusudur bu. Ve bu ikilik (dual yapı) felsefenin aşmaya çalıştığı en önemli felsefi problem olmuştur tarih boyu. Bazıları çubuğu doğadan yana kırıp doğanın öncel varlık olduğunu söylemiş, diğerleri doğa dahil her şeyin Us’un (Aklın) yaratısı olduğunu.

Kant bu problemi, felsefesini bir tür düalizm üzerinde inşa ederek aşmaya çalışmıştır. Ama o, doğal varlığı, fenomenin arkasındaki gerçek öz olan, Numeni (kendinde şey) kabul etmekle birlikte Us ile kavranı lamayacağını iddia ettiği agnostik bir epistemolojik anlayış geliştirdi. Ona göre Numeni değil sadece onun niteliklerini bize sunan fenomen leri bilebilirdik.

Buna karşı bir yanıt oluşturan Fichte, Hegel’in çağdaşı ve arkadaşı ve aynı zamanda Kant ve Hegel arasındaki entelektüel bağ, geçiştir. Fichte, Kant’ın düalizmini, Ussal insan olarak ‘Ben’i mutlak olarak kabul ederek aşmaya çalışan bir sistem oluşturdu. Doğa dahil her şey bu ‘Ben’in yaratımıdır. Fichte, haklı olarak, Kant’ın bilinemez Numenini, (kendinde şey), niteliklerini bildiğimiz varlıkların kendilerini de biliriz. Çünkü varlık nitelikleriyle vardır. Niteliklerinden soyutlanmış varlık hiçliktir diyerek, Numeni, ‘Ben’in yaratımı ve gerçekleşmiş irade olarak sunmuştur. Fichte’nin ‘Ben’i, meta bağımlı ilişkilerin giderek kendine hegemonyasını ilan ettiği koşulların ürünü, her şeyi kendi özgür irade siyle isteyen ve yapan, dünyanın yeniden kuruluşunu hazırlayan, bur juva bireyin kavramsallaştırılmasıdır. Fakat ‘Ben’i, öyle bir mutlaklık olarak koyar ki doğayı, kendinde varlık olarak dışlar.

Hegel, Fichte’nin bu idealizmini, mutlak olarak ‘Ben’in yaratımı olsun ya da olmasın, ‘Ben’in dışında bir şey varsa eğer, ‘Ben’ mutlak değil demektir. Bu nedenle Fichte’nin idealizmi kabul edilemez. Bu şekilde Us olarak Ben kendi varlığının koşullarını ortadan kaldırarak, kendini mutlaklaştırma adına kendini ortadan kaldırmaktadır.

Bu düalizmi, evrik olarak, ‘Ussal’ olanı, (düşüncenin, bilincin, ruhun vb.lerinin) maddenin bir ürünü olarak, maddeyi mutlak olarak, alarak da aşamayız. O zaman da, gerçekliği, düşüncesiz, Ussuz, bayağı bir varlık olarak ele almış oluruz. Gerçekliği, maddi olanı, mutlak olarak ilan ederek yüceltme uğraşımız, onu, düşüncesiz, aşağı bir varlık olması ile sonuçlandı. Gerçekliği mutlaklaştırmak, Usu mutlaklaştırmak gibi, kendi kendini yadsımasına yol açmaktadır. Bu nedenle kabul edilemez:

“Ussal olanın gerçekliği ideaların ve ideallerin boş imgelerden başka bir şey olmadıkları ve felsefenin böyle uydurmala rın bir dizgesi olduğu görüşüne karşıt olduğu gibi evrik olarak ideaların ve ideallerin gerçeklik taşımayacak denli eşsiz ya da kendilerine bunu sağlamayacak denli güçsüz şeyler oldukları görüşüyle de çatışmaktadır. Kısacası fel sefenin ilgi nesnesi öyle bir edimselliktir ki, onda o nes neler kurumlar, durumlar, vb. salt yüzeysel dış yanlardır.” Mantık Bilimi

Hegel, kendisine kadar gelen, Us ve gerçekliği metafizik bir soyut lamayla karşı karşıya koyan, düalizmi, kendi diyalektik anlayışıyla aşıyordu. Varlığı kavramak için ondaki çelişkileri ortadan kaldırmak değil, tersine çelişkileri varlığın gerçek doğası olarak ortaya koymak gerekiyordu.

Bu yeni bakış açısı; Usa, doğaya karşı (ya da dış varlığa, Usa karşı) ayrıcalıklı bir konum vermemektedir; tam tersine, Usun ancak kendi karşıtı olan doğa ile var olduğunu (doğanın da ancak kendi karşıtı olan Us ile var olduğunu) diyalektik tarzda ortaya koymaktır. Hegel’in bu aforizması, düşünce tarihinin aşamadığı, Us ve Gerçek arasındaki düa lizmi ve metafizik mutlaklaştırmayı diyalektik tarzda aşmıştır. Sadece bu nedenle bile, kendisine dönük saldırıların aksine, saltık bir değere sahiptir.

Bu belirlenime, Hegel’in siyaset felsefesini anlamamız için biraz daha yakından bakalım: Yeniden bu belirlenimin ve ona bağlı tartışma ların ilk başladığı Antik çağdaki yuvasına Aristo’ya dönelim. Bu belirle nimi daha anlaşılır kılacaktır.

Aristoteles “Düşüncede hiçbir şey yoktur ki duyuda, görgülenimde olmuş olmasın” der.

Bu belirlenimdir ki Aristo’yu Görgücülüğün ta başına, onun kuru cusu olarak yerleştirir. Platon ideayı saltık gerçek olarak alırken, Aristo onunla tartışmasında gerçeklik olarak edimselliğe yöneliyordu.

Hegel bunu dolayımsızlığı içinde bulunan sıradan edimsel olarak değil, ama edimsellik olarak ideadır diye yorumlar. Böylece Aristo ile Platon arasında kendi felsefesinde bir uzlaşma sağladığı kanısındadır. Ona göre idea özünde baştan sona dışarıda olan iç olarak, böylece iç ve dışın birliği olarak, ya da sözcüğün burada verilen vurgulu anlamda Edimsellik olarak görülmelidir.

Bu yorum çerçevesinde Hegel, Aristo’nun yukarıda aktardığımız belirlenimini deyim uygun düşerse tersine çevirir.

“Duyguda, görgülenimde hiçbir şey yoktur ki düşüncede olmuş olmasın.” Açıktır ki Hegel edimselliği ideanın edimselliği olarak almaktadır. Öyleyse Edimsellik nedir?

Hegel edimselliği, Mantık’ında, öz ve varoluşun iç ve dışın dolay sız olmuş birliği olarak tanımlar. İç ideanın doğada dışsallaşmış biçimi ve tamda bundan dolayı doğada içsel olandır. Hegel’in verdiği örneği ele alırsak, çocuk, genelde insan olarak, hiç kuşkusuz ussal bir varlık, ama çocuk bu ussallığının bilincinde değildir. Ussallık onda bir yete nek, yatkınlık vb. türünden mevcuttur. Ama onun bu içselliği aynı zamanda dışsallığıdır. Yani alacağı eğitimi öğreneceği dili vd. olarak çocuk kendi ussallığını, dışsallığının kendisi üzerine etkilenimi olarak oluşturmaktadır.

Bu pasajların zorluğu aslında Hegel’in Mantık’ında doğa felsefesine geçişteki zorluktur. Nedeni ise bu pasajların neredeyse tamamıyla kamu tanrıcı öğelerle dolu olması ve bunları felsefi bir dizgede sunmaya daha doğrusu aklamaya çalışmasıdır.

“Ve buna göre doğa demektedir Hegel tinsel dünyada daha az olma mak üzere Tanrının bir bildirilişidir ve bu ikisini birbirinden ayıran şey Doğanın kendi tanrısal özünün bilincine dek ulaşamazken, bunun (sonlu olan) Tinin kesin ödevi olmasıdır. Tanrı, O, olanı iletir, bildi rir ve hiç kuşkusuz ilkin doğa yoluyla ve onda.” Ve İncil’den şu pasajı aktarır Hegel: “Onları meyvelerinden tanıyacaksınız”. Ancak edimsel liği başkalığı içinde idea olarak alıyor olması ve Özü, Varlık ile oluş içinde birleştirmesi, bu kamu tanrıcı biçimden Hegel, kendini, belli bir oranda kurtarır.

Hegel’in gerçeği salt oluştur. Dolayısıyla usun onayladığı gerçek verili olanın, (aktüel) olumsal tarzda kabullenilişi değildir.

Hegel ussal olan gerçek ve evrik olarak gerçek olan ussaldır bil dirimini Hukuk Felsefesinin İlkeleri’nin önsözünde yapar. Bu nedenle Hukuk Felsefesinin ilkelerine biraz daha yakından bakalım: Okuyucunun dikkatini daha önce sunduğum şemaya çekmek istiyo rum. Burada us kendini uzay zamanda tarih olarak tinde açığa seri yordu. Oradan doğaya ve en sonu, sonlu tin alanı olan insanın tinsel dünyasına ulaşıyordu buna kültür dünyasında beliren tin demiştik ve üçe ayırmıştık: Sübjektif, Objektif ve din, sanat ve felsefeyi içeren kendi bilincine ulaşmış tin olarak AbsoluterMutlak Tin.

Hukuk Felsefesinin ilkeleri birinci üçlünün sonuna ikinci üçlünün ikincisine objektif tin alanına denk düşüyor ki bu alan Hegel’in Us’u olgusallık ile en yakın ilişkiye soktuğu alandır.

Thomas Hobbes toplumu “karşıtların savaşı” ve Rousseau “top lumsal anlaşma” olarak tanımlar. Toplumsal yaşam ve tarihin bütün kavramları, bir şekilde, toplumsal olarak kendilerini üreten ve yeniden üreten insanın doğuştan kolektif doğası ile bireysel özgür iradesi ara sındaki çelişki ile ele alınmalıdır. Hukuk Felsefesine göre ise İrade ve toplumsal ilişkiler içinde İradenin aldığı formların gelişmeleri ile baş lanmalıdır. Objektif Tinin temel bağıntısı, özgür insanların ilişkisi ya da Hegel için aynı anlama gelen, mülkiyet sahipleri arasındaki ilişkidir.

Hukuk Felsefesi üç ana bölüme bölünmüştür. Soyut hukuk, Etik ve Ahlaklı Yaşam. Soyut Hukuk Mülkiyet, Sözleşme ve Hukuk ve Suçtur. Etik Amaç, Niyet ve İyidir. Ahlaklı Yaşam Aile, Sivil Toplum ve Devlettir. Böylece, Soyut Hukukun tamamen soyut kavramlardan daha somut kavramlara doğru ilerlediğini görmekteyiz.

Gerçek Hukuk ve Etik Ahlaklı Yaşamdır ve gerçek Ahlaklı Yaşam Devlettir. Öyleyse, mülkiyet ve etik Devletin gelişmesinin momentleridir.

Sivil Toplum, Hegel’in geliştirdiği bir kavram. Hegel, devletten, yani politikadan bağımsız, bireylerin konumunu üretim ilişkilerinin içinde tanımladığı bir alan keşfediyordu. Hegel’in buradaki esas başarısı, sivil toplumu, modern devletin üzerinde yükseldiği temel alan olarak görmesiydi. Sivil Toplum, çağdaş devletin karakteristik özelliğiydi. Hegel, ortaçağ ve öncesi devlet yapılarının sosyal üretim tarzı ve ailenin dışında duran, toplumun üzerinde ayrı bir yapısı olmadığını gösterdi. Tamamen karşıt tarzda modern toplum, tarihsel olarak ayrı moment ler içinde, devletten bağımsız olarak yükseliyordu. Bu gerçekten son derece önemli bir kavramsallaştırma. Çünkü aynı zamanda, devletin, ailenin ve üretim tarzının dışında olduğunu ve devletin, tarihsel olarak insanlar arası ilişkiler ve sosyal üretim tarzının zorunlu sonucu olarak nasıl tarih sahnesine çıktığını anlamamızı sağlar.

Böylece, Hegel’in politika ve tarih biliminin, holistik bir yapıda, bir bütünün parçaları olduğunu görüyoruz. Hegel’in sosyal teorisi, meta fiziğe düşmeksizin, her şeyi, bir süreç içinde birleştirmektedir. Objektif Tinin açılımını: “ Devletler, uluslar ve bireyler bütün tarih boyunca, birlikte içinde varlıklarını sürdürdükleri dünya Usunun bilinçsiz araç larıdır” diye sunar. Hegel, görüşlerinin ampirik verilerini çağdaşı bur juva devletten çıkarsamaktadır.

Şu da görüldü ki Devlet, özgür iradelerin kolektif temsilcisidir. Hegel burada da devletin tekil, karşıt çıkarları dengelemesi gerekti ğini söylediği gibi, evrik olarak, devletin kolektif Usun belirlenimleri dışında olamayacağını bildirmektedir.

Demektedir ki felsefe tinsel evreni olduğu gibi, doğal evreni de ince lerken bu belirlenimden hareket eder. Düşünce dışsal realitede, hali hazırda yani oluştuğu zeminde bir gerçekliğe sahiptir, öyleyse ide yal nızca bir tasavvurdur ki kendinin görgülenim ile oluşturan ve yalnızca düşünce olarak bir değeri vardır, görüşü ileri sürülebilir.

Hegel, felsefe bunlara şu yanıtı verir der: “İdeden başka gerçek yoktur.” Yani ele aldığını sandığı dışsal realitede bizzat idenin dış mev cudiyeti, bir belirleniminden başka bir şey değildir. Dışsal realiteyi incelediğini sandığında, O, aslında kendisini incelemektedir.

Hegel “ide ile aynı anlama gelen ussal, realitesiyle birlikte dış mev cudiyete girerek, sonsuz bir şekil, görünüş ve tezahür zenginliği kazanır, bir çekirdek gibi kabuğa bürünür ve önce bilincin yerleştiği bu kabuğa, sonunda kavramda nüfuz ederek iç nabız atışlarını keşfeder ve aynı atış ları dış görünüş altında da duymaya başlar.” Ve devam eder: “Gerçekten de, en somut anlamıyla şekil, kavramsal bilgi olarak akıl; muhteva ise, gerek ahlaki, gerekse doğal realitenin cevhersel mahiyeti olarak akıldır.” H.F.P.    syf. 30

Hegel düşünce tarafından doğrulanmayan hiç bir şeyi kabul etme mek azmini yüceltir. Us der realitenin rahat bırakılması gerektiğini red deder. Bu realite devlet olsa da.

Ve böylece Hegel ilkin edimselliğin Ussal kökenini belirtmiş oluyor ve ikinci olarak Us karşısında her şeyin geçici ve güçsüz olduğunu teslim etmektedir.

“İdea kendinde ve kendi için gerçek olandır, kavram ve nesnelli ğin saltık birliğidir.” Şimdi Hegel’in gerçeklik kavramına yönelelim. Gözümüzün önünde her şey daha açık belirecektir. Hegel’de gerçeklik nesnelliğin kavram ile özdeş olmasıdır.

Ama hangi yolda? Örneğin gerçek devlet ya da gerçek bir sanat çalışması söz konusu olduğu zaman kendini göstermektedir. Bu nes neler olmaları gerektiği gibi oldukları, olgusallıkları kavramlarına kar şılık düştüğü zaman gerçektirler. Böyle görüldüğünde bir şeyin gerçek olmaması kavramı ya da belirlenimi ile uyum içinde davranmamasıdır. Kavram ve olgusallığın özdeşliğinden yoksun bir şey kalıcılık göstere mez. Kötü ve gerçeğe aykırı şeyler bile ancak olgusallıkları henüz her hangi bir yolda kavramlarıyla bağdaştığı sürece vardır. Baştan sona kötü olan ya da kavrama aykırı olan tüm bu nedenle kendi içinde yitendir. Yalnızca ussallıkları yoluyladır ki şeyler dünyada kalıcılık taşırlar.

Çok açıktır ki hem bu belirlenim ve onun merkezi kavramı Us şey lerin verili durumlarına eleştirel olarak yaklaşmaktadır. Bir şeyin olgu sallık kazanabilmesi için Ussal olması gerektiğini bildirmektedir. Bu ise yürürlükteki yapıların hegemonyasını, kalıcılığını yadsımaktadır. Dahası geçiciliklerini ilan etmektir.

“… Göstereceğim ki bir devlet idesi yoktur, çünkü Devlet düze neksel bir şeydir ve bir düzenek ideası ise söz konusu olamaz. Yalnızca bir özgürlük nesnesi olan şeye idea denebilir. Öyleyse Devletin ötesine geçmeliyiz! Çünkü her devlet özgür insanları bir düzenekte ki çarklar gibi ele almak zorundadır, oysa bunu yapmaması gerekir, bu yüzden sona ermelidir.” Sttutgard syf. 219

“İlkin idea, doğa olarak uzayda gelişir. Ve sonra idea, tin olarak zamanda gelişir. Bu zaman fiziksel bir zaman değildir. Çoğu kez yanlış anlaşıldığı gibi. Zaman zihinsel bir süreçtir. Böylece bu gelişme daha doğru bir ifadeyle ideanın varlaşması, bir anlamda bir mantıksal süreçtir. ”

İSMET ŞAHİN

Tarih felsefesi

Hegel’de tüm oluş, varlığın gerçekleşmesi, İdeanın edimselleşmesi dir. Onun kendinde mevcut enerjisi tüm varolanların oluşmasına neden olmaktadır. Ancak onun başarısı mutlak anlamda realiteye geçmesine bağlıdır. Bu nedenle akıl kendinde kalmaz o, hem zamanda ve hemde uzayda gelişir. İlkin idea, doğa olarak uzayda gelişir. Ve sonra idea, tin olarak zamanda gelişir. Bu zaman fiziksel bir zaman değildir. Çoğu kez yanlış anlaşıldığı gibi. Zaman zihinsel bir süreçtir. Böylece bu gelişme daha doğru bir ifadeyle ideanın varlaşması, bir anlamda bir mantıksal süreçtir. Diğer yandan zamansal, doğasal bir gelişmedir. Ve en sonunda tarih olarak tasarlanmıştır. Tarihte tasarlanmasının zorunluluğu kendini bilecek olan bilincin tarih sahnesinde insan olarak açığa çıkacak olma sıdır. Böylece tarih, ideanın hareketi ya da gelişmesidir. Tarih felsefesi de ideanın tarihteki bu gerçekleşmesinin incelenmesidir. “Tarih felsefesi, tarihin düşünen bakış tarafından ele alınmasından başka bir şey değil dir…”

Tarihte Akıl

Hegel’in düşünce sistematiği triad, üçlemelerden oluşmaktadır. Soyut, negatif ve somut yan. Gerçekte bu bir dualizmdir. Çünkü somut yan yani bütün, soyut ve negatif yanın birliğidir. Kendisi de başka bir somutun soyut bir yanıdır. Her kavram kendinden önceki kavrama göre somut, kendinden sonra gelen kavrama göre soyuttur. Diyalektik dualist bir yapıdır. Antik çağ ların gri tonları yani fenomenler arasındaki geçişleri kavrayamayan insan aklının çağdaş versiyonudur. Hareket sadece iki karşıtlığın çatışması olarak kavranır.

Her zaman Marksistlerce de yanlış anlaşıldığı ve aktarıldığı gibi tez, anti tez ve sentez üçlemesi Hegel’e ait değildir. Hegel’in tarih felsefesi, bilimlerin bilimi, düşünmenin düşünmesi, doğa ve zihintin üçleme sinin tin kısmındadır. Mantık kendinde devinen düşüncenin yasala rını, doğa bilimleri doğada gerçekleşen ideanın yasalarını, doğalaşmış, dışlaşmış ideanın yasalarını ve zihin felsefesi insan bilimlerini daha doğrusu kendini bilen idea olarak ideanın yasalarını inceler. Bu alanda idea tindir.

Hegel tini, sübjektif tin; insanın iç bilinci olarak, ruh, bilinç ve psikolojiyi incelediği alan, objektif tin; insan ilişkilerini soyut hak, törellik ve etik yaşam olarak incelediği alan ve mutlak tin; sanat, din ve felsefenin incelendiği alan olmak üzere üç kategoride inceler. İnsan, törel yaşamı aile, sivil toplum ve devlet olarak üç kategoriye ayırır. Devleti anayasa yasa, uluslararası yasa ve ve nihayet incelediğimiz kita bın konusu olan dünya tarihi olarak üç kategoriye ayırır.

Dünya tarihi, sadece bir kişinin, bir despotun özgür olduğu doğu dünyası, bazı kişilerin özgür olduğu Antik Yunan toplumu ve herkesin özgür olduğu Hristiyan dünyası olarak üç kategoriye ayrılır.

Doğu dünyası başlığı altında Hegel, antik Çin, Hindistan ve Pers uygarlıklarını inceler. Türklere ilişkin ilginç belirlemelerde bulunur.

“Öte yandan Türklerde öznel istencin tümüyle başı boş bıra kıldığını görüyoruz. Örneğin yeniçerilerin istenci var, istençleriyle davranıyorlar, ama vahşi bir istenç bu, bir parçasıyla dinin baskısı altında, ama istediğini yapmakta sınır tanımıyor. Burada kişisel istenç yanlış bir tasarıma göre özgür: ussal, somut istençle kaynaşmış değil. Böyle bir istenci tanımıyor, onu kendine nesne yapmamış, ilgisi davranışları ona göre değil; gelen bir şeye dokunacak olursa bu genel şey soyut ve mekanik kalıyor, böylece bağnazlaşıyor, her türlü devlet örgütüne, törelliğe zarar veriyor, hak hukuk tanımıyor.”

Hegel’in yaklaşımı Hristiyan ve GermenAlman ulusçuluğu mer kezlidir. Bu nedenle doğu halklarına kendilerinin bilincinde olmayan ve bu nedenle de özgür olmayan halklar olarak bakar.

“Doğulular, Tin’in ya da Tin olarak belirlenen insanın ken dinde özgür olduğunu bilmezler. Bilmedikleri için de özgür değildirler. Yalnızca tek kişinin özgür olduğunu kabul ederler; ama bu türlü özgürlük, başına buyrukluk, yabansılık, doğal bir rastlantı ya da başına buyrukluktan başka bir şey olmayan bir tutku uyuşukluğu yahut tutku nun dizginlenip yumuşatılmasıdır. Bu tek kişi yalnızca bir despottur, özgür bir adam, bir insan değildir.”

Klasik antik dünya başlığı altında Yünan ve Roma’yı ela alır.

“İlkin Yunan’da özgürlüğün bilinci doğmuştur ve bu yüzden de Yunanlılar özgür olmuşlardır; ama onlar da Romalılar gibi, kendisiyle tanımlanan insanın değil, yalnızca bazı kişilerin özgür olduğunu kabul ediyorlardı. İnsanın insan olarak özgür olduğunu Platon da, Aristoteles de bilme diler; bu yüzden de Yunanlılar salt kölelere sahip olma yüzünden, yaşamaları ve güzelim özgürlükleri de bu noktada sınırlanmış olmakla kalmadı, ama aynı zamanda özgürlükleri, kısmen rastlantısal, bakımsız, solmaya mahkum, yetersiz bir çiçek, kısmen de insanın insana zorlu bir köleliği oldu.”

Ve en sonu Hristiyan dünyasında tin özgürleşmesinin gerçek koşul larını ve Alman ulusal bilinci olarak vücudunu bulmuştur.

“Hristiyan dünyasında ilkin Germen ulusları, insanın insan olarak özgür olduğunun Tin özgürlüğünün insanın doğa sını meydana getirdiğinin bilincine vardılar. Bu türlü bilinç, ilkin dinde, Tin’in bu en derin bölgesinde doğmuş tur; ama bu ilkeyi dünyalık öze sokmak, çözümlenmesi ve uygulanması güç ve uzun: bir kültür çabası isteyen daha geniş çapta bir sorundu. Örneğin, kölelik Hristiyanlık dininin kabulüyle hemen ortadan kalkmadığı gibi, dev letlerde de özgürlük hüküm sürmüyor, ne hükümetler ve anayasalar akla uygun bir şekilde örgütleniyor ne de özgürlük ilkesi üzerine temellendiriliyorlardı. Bu ilkenin dünya işlerine uygulanması, dünyaya nüfuz etmesi ve biçim vermesi, tarihi meydana getiren uzun olaylar zinci rinin ta kendisidir. …Hristiyanlık ilkesi, özgürlük bilinci bakımından olduğu kadar genellikle özgürlük ilkesi bakı mından da önemlidir. Dünya Tarihi, özgürlük bilincinde ilerlemedir, zorunluluğunu tanımak mecburiyetinde olduğumuz bir ilerlemedir.”

Böylece tarih, İsrail oğullarının kutsal kitaplarının kendilerine vadet tiği kutsal, vadedilmiş topraklar gibi, Hegel tarafından Alman ulusal özgürleşmesinin tarihi olmaktadır. Hegel incelemesine Tarih felsefesi genel kavramını tartışarak başlar. Düşünmeyi bir kenara atamayız der. Çünkü insan düşünendir. Tin, insan düşüncesi olarak ama tekil insan düşüncesi değil bir bütün olarak halklar, uluslar olarak tarihte gerçek leşir. Burada ideanin belirimi halkların düşüncelerini, sanatlarını, din lerini üretmeleri sürecinde tin olarak, o halkların yaşayan canlı ruhu olarak ortaya çıkar. İdea, artık tin olarak yaşayan halkların kendi açığa çıkmış bilinçleridir. Hegel yukarıda da aktardığım gibi bu bilincin açığa çıkma derecesine göre halklar arasında sınıflandırmaya gider. Tarih Felsefesi Genel Kavramı “Akıl, yani Töz, Sonsuz Güç olarak, bütün doğal ve tinsel yaşamın Sonsuz Maddesidir.” Bu nedenle “Felsefenin tarihe getirdiği biricik kavram, sadece Akıl kavramıdır, buna göre Akıl dünyaya egemendir ve Dünya Tarihinde her şey akla uygun olmuştur.” “Sonsuz form olarak da, kendinde taşıdığı içeriğin gerçekleşmesi dir; Töz deyince, tüm gerçekliğin kendisiyle ve kendisinde varlığını ve kalıcılığını kazandığı şey anlaşılır; Akıl’ın sonsuz güç olması demek kendi içeriğini yalnızca İdeal ve Zorunluluk alanına getirebilecek ve gerçekliğin dışarıda, kim bilir belki de bazı insanların zihinlerinde Özel Bir şey gibi var olacak derecede güçsüz olmaması demektir; Sonsuz İçerik deyince de, tüm Öz ve Doğru anlaşılır; bu sonsuz İçerik kendi kendisinin maddesi olup bu maddeyi işlenmek üzere kendi etkinliğince verir. Akıl’ın, sonsuz olmayan eylem gibi, dış malzemenin koşullarına, kendilerinden besleneceği ve etkinliği için nesneler alacağı, hazır araç lara gereksemesi yoktur; o kendisinden beslenir, kendi kendisi için mal zemedir ve bu malzemeyi işler. Hem kendisi kendisinin ön koşulu ve varmak istediği erek mutlak Son Erektir, hem de yalnız doğal Evren’in değil aynı zamanda tinsel Evren’in içten çıkıp Görünüş alanında dışlaş masıdır: bu da Dünya Tarihi’nde olur. İşte bu İdea’nın, doğru, Sonsuz ve kesinlikle Güçlü İdea olduğu, dünyaya kendisini açtığı ve bu açtığı şeyin kendi ululuğundan başka bir şey olmadığı felsefede kanıtlanır, kanıtlandığı biçimde de burada varsayılmaktadır.”

Öyleyse dünya tarihinde her şey akla uygun olmaktadır. Ama bunun tinle bağlantısı nedir? “Dünya Tarihi, Dünya Tini’nin Akıl’a uygun, zorunlu Gidişi olmuştur.” Öyleyse tin, dünya tini tarihin tözü dür. Tarihi, tarih yapan dünya tinidir.

Hegel bu çerçevede tarih inceleme tarzları üzerinde durmaktadır. Kuşkusuz bunlar yanlış, eksik biçimlerdir. Kaynaktan ve reflektif tarih tir bu biçimler. Ve sonra felsefi tarih yani kendi bakış açısı…

“İlk koşul olarak, Tarihsel Olan’ı doğru kavradığımızı ileri sürebi lirdik; ancak böyle genel anlatımlarda, ne kadar doğru ve kavranılmış da olsa, iki anlamlılık vardır. “Dünyaya akıl ‘gözüyle bakana, dünya da akıl gözüyle bakar; bunlar karşılıklıdır. Öte yandan ayrı inceleme, bakış açısı ve yargılama tarzları, bizi hemen salt önem ve önemsizlik konu suna vardırır; bunlar önümüzde yatan sonsuz malzeme arasında üzerine ağırlık verdiğimiz, ilk akla gelen kategorilerdir.”

Felsefi tarih anlayışı tarihin akıl tarafından ele alınışının da bir tari hidir. “İlkin Yunanlı Anaksagoras’ın ileri sürmüş olduğu tarihsel savdır: Buna göre, Nous, genel anlamıyla Anlık ya da Akıl; dünyayı yönetmek tedir kendisinin bilincinde olan Akıl anlamın da bir Zekâ, bu türlü tanımlanan bir Tin değil.” “Bu düşünce, Anaksagoras’tan Sokrates’e geçti ve bütün olayların nedenini Rastlantıda bulan Epikuros’un öğretisini saymazsak, felsefe tarihinde ilk kez yaygın ve baskın bir görüş haline geldi: hangi dinler ve uluslar üzerinde yetkili olduğunu, yeri gelince göreceğiz.

“Platon, Sokrates, (Phaidon, Steph. 97 98) düşüncenin yani bilinçli mi bilinçsiz mi olduğu belirsiz. Akıl’ın, dünyayı yönettiği bulgusu üzerine şöyle konuşturur: “Doğayı akla uygun olarak bana açıklayacak, tikel olanda kendi tikel ereğini, tümde genel ereği, son ereği, İyi’yi gösterecek bir öğretmen bulmuş olduğuna güvenip sevin miştim. Bu güvencemi yine de yitirmezdim. “Sokrates, “Ama, tam da Anaksagoras’ın yazılarına gayretle sarıldığım zaman” diye devam eder “ne çok aldanmışım, Anaksagoras, Akıl yerine yalnızca hava, esir, su benzerleri gibi dışsal nedenler gösterdiğini anladım.” Görülüyor ki Sokrates’in Anoksagoras’ın ilkesinde bulduğu yetersizlik, ilkenin ken disiyle değil, bu ilkenin somut Doğa’ya uygulanışındaki eksiklikle ilgi lidir. Doğa bu ilkeden kalkılarak anlaşılıp kavranılamamıştır. Burada daha başlangıçta, bir belirlenimin, bir ilkenin, bir doğrunun yalnızca soyut olarak kalmış olmasıyla, tam tersine daha yakından belirlenmeye, somut gelişime doğru yoluna devam etmesi arasındaki ayrımı belirgin kılmak istiyorum. Bu ayrım, temel bir ayrımdır.”

“Düşüncenin bu ilk, görünümünü, yani Akıl’ın dünyayı yönet tiği ilkesini ve bu ilkedeki eksikliği; bu ilke, bizim için çok tanıdık olan ve bizi yukarıdaki görünüme inandıran başka bir varlık biçiminde tam uygulamasını bulduğu için ileri sürdüm: dünyanın, rastlantının, dış, rastlantısal nedenle rin keyfine bağlı olmadığı, ama bir Öngörünün dünyayı yönettiği yolundaki dinsel doğruyu kastediyorum. Daha önce, adı geçen ilkeye olan inançlarımız üzerinde hiç bir iddiada bulunmak istemediğimi açıklamıştım; yine de, bu dinsel inançlar üzerinde durabilirim, çünkü felsefe biliminin özelliği, varsayımların geçerli olmasına asla izin vermemektedir; başka bir yandan almanca da, üzerinde konuşmak istediğimiz bilimin, her şeyden önce, yuka rıdaki ilkenin Doğruluğu (Wahrheit) için olmasa bile kurala uygunluğu için kanıt vermesi, somut olanı ilkin göstermesi gerekir. Ancak belli ve tanrısal bir öngörünün yeryüzündeki olaylardan kesinlikle önce geldiği biçimin deki doğru verilen ilkeye karşılık olmaktadır. Çünkü tanrısal öngörü, kendi ereğini yani dünyanın yöneldiği mutlak, Akıl’a uygun son ereği gerçekleştiren sonsuz Güç’ün bilgeliğidir; Akıl’dır, kendi kendisini tüm bağım sız olarak belirleyen Düşüncedir, Nous’tur.”

Hegel, kendine ve tabi bize tarihi aklın yönettiğini kanıtlamış olur. Ancak bu yönetim nasıl olur? Tarzı nedir? Bu bir plana göre olur. Felsefinin işi işte aklın bu planını açığa çıkarmaktır.

“İnsan tutkularına, daha güçlü orduya, şu ya da bu bireyin yete neğine, dehasına ya da bir devlette bunların bulunmama sına bağlanılmaktadır. Bunlar, Sokrates’in, Anaksagaras’ta kınadığı, doğal, rastlantısal denilen nedenlerdir. Soyutlamakta kalınmakta, Öngörü düşüncesinin, belir lenmeksizin öyle kabaca genellenmesiyle yetinilmek isten mektedir. İşte öngörü’deki bu belirliliğe, yani Öngörünün şu ya da bu biçimde davranmasına Öngörü’nün planı (bu yazgının, bu planların erek ve araçları denir. Ancak bu plan gözlerimizden saklı olan bir şeydir, bu planı bilmeyi istemek, yeterli temelden yoksun bir kanıya dayanmak demektir. Akıl’ın kendisini gerçeklikte nasıl açtığı konu sunda, Anaksagoras’ın bilgisizliği doğaldı; düşünme, yani düşüncenin bilinci onda ve genellikle Yunan’da daha ileriye gitmemişti. Anaksagoras, somutu genel ilkenin ışığında kavramak için genel ilkeyi somuta uygulaya mazdı. Somut’un Genel’le bir birleşimini, belli ki ancak öznel bir tek yanlılık içinde kavrama yolunda ileriye bir adımı Sokrates attı: Anaksagoras böyle “bir uygulamaya karşı değildi. Ancak bu inanç en azından büyük çaptaki uygulamaya karşı düşmekte, Öngörü planı üzerinde bili nenleri yadsımaktadır. Çünkü şu ya da bu durumda bu planın geçerliği özellikle kabul edilmekte ve dindar ruhlar, başkalarının yalnızca rastlantılar olarak gördükleri birçok tek tek olayda, yalnızca genel olarak Tanrı’nın takdirlerini değil, ama aynı zamanda Tanrı öngörüsünün yazgısını, bu öngörünün yazgıyı kendilerine uygun olarak biçimlendirdiği erekleri görmektedirler.”

Tarihin erekselliği açıktır ancak bu ereksellik kimlerin erekselliği olarak açığa çıkar?

“Oysa Dünya Tarihi’nde bizim ele aldığımız bireyler, tümüyle halklar ve devletlerdir; öyleyse öngörü inancının, deyim yerindeyse, mezatçılığını yapan bu dükkanda oyalanamayız, dünyayı yöneten bir öngörü’nün var olduğu tarzındaki genellemeyi aşıp da belirliliğe varmak istemeyen soyut, belirsiz inançlarla da kalamayız, tam tersine bu konuda çok daha ciddi davranmak zorunda yız. Somut: Varlık, öngörünün izlediği yollar, Tarihteki araçlar ve görünümlerdir, bunlar açık olarak önümüzde dir; bizden istenen ise, yalnızca bunları adı geçen genel ilkeye bağlamamızdır. Tanrının, tinin kendini açtığı din nedir? “Hristiyan dininde, Tanrı ‘kendini dünyaya açmış tır, demek ki, kapalı, gizli kalmamak için, ne olduğunu insanlara bildirmiştir.”

“Akıl’dan hep belirleniminin, içeriğinin, bir şeyin akla dayanıp dayanmadığını yargılayabilmek için ölçütün ne olduğu bildirilmeden söz edilir. Akılı, kendi belirlenimine uygun olarak kavramak, yapılacak ilk şeydir, bundan sonrası, aklın yolundan ayrılmadığımız sürece kendiliğinden gelir. Kendimize buyurduğumuz bu ödevle birlikte, söylediği miz gibi, bu girişte üzerinde durmak istediğimiz, ikinci noktaya geliyoruz.”

Tin’in Tarihte Gerçekleşmesi

“Dünya Tarihi’nin tinsel zemin üzerinde geçtiğine dikkat etmemiz gerekir. Dünya, ruhsal ve fiziksel doğayı kendisinde bir araya getirmek tedir. Fiziksel doğa ayni zamanda Dünya Tarihi’ni de içine alır. İşte daha başlangıçta, doğanın belirlenmesiyle ilgili bu temel koşullara dik kati çekiyoruz. Beri yandan, Tin ve onun Gelişim süreci, Tözseldir.” Dünya tarihi tinin gerçekleşmesinin en somut zeminidir.

Tin’in Belirlenimi “Üzerinde durulması gereken ilk konu Tin’in soyut belirlenimidir. Bu soyut belirlenime göre Dünya Tarihi için şu şöyle kendini gösterip açtığı yer, Dünya Tarihi’dir.” Tinin dünya tari hinde belirimi halkların kendi öz bilinçlerini geliştirme derecesidir. Ve buna göre Hegel tarafından bir sınıflandırmaya tabi tutulur. Kendini bilme o halkın özgürlük düzeyini de verir. Özgürleşme, halkların özgürlük düzeyi tinin gerçekleşme düzeyine bağlar Hegel.

“Ama ileri sürülmüş olan biçimiyle, bu özgürlüğün belirsiz ya da çok anlamlı bir sözcük olduğu, en yüksek iyi olarak kendisiyle birlikte sonsuz anlaşmazlıklar, karışıklıklar, yanılmalar getirdiği ve mümkün her türlü aşırılıkları içine aldığı da hiç bir çağda, günümüzde olduğu kadar iyi bilinmemiş, yaşanmamıştır.”

Bu çerçevede özgürlük tinin ereğidir. “O, kendi kendisinin ereğidir. Tin’in biricik ereğidir.” Öyleyse tin özgürleşmesini gerçekleştirmenin aracı olarak neyi seçecektir? Tinin özgürleşmesinin aracı var mıdır?

Tinin Gerçekleşme Araçları

“Özgürlüğün, kendisini dünyaya getirmede kullandığı araçlar sorusu, bizi tarih görünümünün ta kendisine götürür. Özgürlüğün, özgürlük olarak, daha içsel bir kavram olmasına karşılık, araçları, tarihte de göze çarptığı gibi, dışsal ve görünümsel olarak ortaya çıkar lar. Daha ilk bakışta tarih, insanların gereksemelerinden tutkularından, ilgi ve çıkarlarından, erişmek istedikleri ideal ve ereklerden, karakterleri ile yeteneklerinden doğan davranışlarını gösterir. Öyle ki bu etkinlik oyununda, ipler yalnızca bu gereksemelerin, tutkuların, ilgilerin, v.b elindedir. Bireyler, kısmen daha genel olan ereklere, İyi’ye yönelirler, ama bu İyi’nin sınırlanmış olmasını da isterler. Örneğin, soylu vatan ama dünya ve dünyanın genel ereğiyle az bir ilişkisi olan belli bir vatan sevgisi ya da aile sevgisi, arkadaş sevgisi genellikle doğruluk, dürüstlük, kısacası, bütün Erdemler buraya girer. Bu öznelerin ve etki çevrelerinin yazgısı olan Akıl’ın ancak bu erdemlerde gerçekleştirdiğini görebiliriz. Ama bu özneleri, arta kalan bireylerle karşılaştırmamız gerekir; o zaman da şu anlaşılır: bunlar insan soyunun topuna göre küçük bir oran meydana getiren tek tek bireylerdir. Bu yüzden de etkilerinin alanı göreli olarak küçüktür. Ayrıca burada tutkular, belli bir ilginin erekleri, bencilliğin tatmini de en güçlü , etmenlerdir. Bunların gücü, adaletin ve ahlakın koymak istediği sınırların hiç birine aldırmama larında ve tutkularındaki doğal şiddetin düzen, ölçü, adalet ve ahlakı güden yapma ve sıkıcı disiplinden insana çok daha yakın olmaların dadır. “Mantıksızlığın doğurduğu sonuçları, tarih içinde göz önünde bulundurduğumuzda, kötülüğe, kötüye, insan zekasının kurmuş olduğu en ileri krallıkların yıkılışına, bireylerin anlatılmaz perişanlık ve acılarına en derin acımayla baktığımızda, içimiz bu geçicilik karşısında üzüntüyle dolar.” “Bu konuda ilk söylenecek şey, ilke, son erek, yazgı ya da Tin’in Tin olarak aslı, doğası, kavramı diye adlandırdığımızın sadece genel, soyut bir şey olduğudur. İlke, temel ilke, yasa; genel içsel bir şeydir ve böyle olarak da ne kadar kendinde doğru olursa olsun, tama men gerçek değildir. Erekler, temel ilkeler, vb. düşüncelerimizde, her şeyden önce niyetlerimizde ya da kitaplardadır, ama henüz gerçeklikte değildir. Onun aslı bir olanak, bir gizli güçtür (Potentialitaet), ama bu, kendi içinden çıkıp varlığa geçmemiştir. Gerçeklik kazanabilmesi için ikinci bir öğe eklenmelidir: bu da etkinliktir, gerçekleşmedir; ilkesi de istemdir, genel olarak insanların dünyadaki etkinliğidir. Ancak bu etkinlik sayesinde, o kavramlar soyut belirlenimler, gerçeklik kazanır.”

“Yasaların, ilkelerin kendiliklerinden yaşama ve geçerli olma güç leri yoktur. Onları devinime geçiren, onlara varlık veren insanoğlunun gereksemesi, güdüsü, eğilimi ve tutkusudur. Benim bir şeyi devindir mem, ona varlık kazandırmam beni ilgilendirmelidir. Onun içinde, orada, onunla olmalıyım. Yapılmasıyla tatmin olmalıyım. O, benim ilgim olmalıdır. “İlgi”, içinde, orada, onunla olmak demektir. Benim kendisi için etkin olmam gereken bir erek, herhangi bir biçimde benim de ereğim olmalıdır. Bu arada ereğin beni ilgilendirmeyen bir sürü başka yanları olsa bile, ben kendi ereğimi tatmin etmeliyim. Öznenin kendi sini etkinlikte, çalışmada tatmin olmuş duyması, onun sonsuz hakkıdır ve özgürlüğün ikinci öğesidir. İnsanlar, bir şeyle ilgilenmeleri gerekti ğinde, o şey üzerinde bir etkinlik gösterebilmelidirler. Bu demektir ki bir ilgide kendilerine ait olanı elde etmek, o ilgiye kendilerini katmak ve o işte kendilerine güvenlerini kazanmak isterler. Burada yanlış anla maktan kaçınmalıdır. Birinin bir nesneyle ilgilendiğini söylerken onu suçlar ve ona haklı olarak kızarız, ama burada ‘ilgilenmek’ sözü kendi çıkarını gözetmek anlamında söylenmektedir bu demektir ki, o kişi, her şey bir yana, yalnız kendi çıkarını, kendi işini düşünüyor, kendi sine bu fırsatı veren genel ereğe aldırmaksızın, hatta kısmen de onun aleyhine, onu köstekleyerek, ona zarar vererek ve onu feda ederek, ama bir şey için etkin olan biri onunla yalnızca genel anlamda ilgili değildir ama orada, onun yanında ilgilidir (interessiert dabei), Alman dili bu ayrımı çok iyi belirtmektedir. Etkin olan bireylerin tatmini olmaksızın hiç bir şey meydana getirilmez. Her ne kadar başkalarıyla ortak, baş kalarıyla içerik bakımından değilse bile özdeş olan gereksemeleri güdü ve ilgileri varsa da, bireyler tikeldir. Bu demektir ki, kendilerine özgü belirli gereksemelerinin ve istemlerinin doğurduğu ilgiler değil, ayın zamanda kendi görüşlerinin, inançlarının ya da en azından kendi sanı ve düşüncelerinin ilgileri de vardır  tabii, sağduyunun, anlığın, aklın gereksemeleri uyanmışlarsa , bu durumda bir nesne için etkin olma ları gerektiğinde, o nesnenin kendilerine uygun olmasını, o nesnenin iyi, doğru ya da yararlı, çıkarlı olduğuna inanıp ‘böylece onun yanında yer almayı, ona katılmayı isterler. Bu durum, insanların başkalarına güvenmeleri ve otorite yüzünden bir şeye yaklaşmak yerine bir nesneye anlıkları, bağımsız inanç ve kanılarıyla etkinliklerini adamak istedik leri bizim zamanımızın önemli bir öğesidir. Böylece etkinlik gösteren kişilerin ilgisi olmadan hiç bir şeyin ortaya çıkmadığını söylemiş oluyo ruz. İnsanlardaki tüm bireylik, sahip olduğu ve olabileceği bütün başka ilgiler ve erekleri bir yana atarak damarlarındaki bütün istekle kendini bir nesneye kattığı, bu erekte bütün gerekseme ve güçlerini yoğunlaş tırdığı zaman bu ilgiye “tutku” adını verecek olursak, o zaman dünyada hem bir yüce şeyin tutku olmaksızın meydana getirilmemiş olduğunu söylememiz gerekir. Tutku, içeriğin ya da ereğin henüz belirlenmemiş olduğu isteme enerjisinin ve etkinliğin öznel, formel yönüdür. Kişisel inanç, görüş ve vicdan konusunda da bu böyledir. Öyleyse, tutkunun neyi erek edindiği kadar, inancımın içeriği, bu içeriklerden birinin mi yoksa ötekinin mi doğaca daha doğru olduğu da önemlidir. Ama ter sine, bu böyleyse, o zaman bu ereğin, varlık alanına girmesi ve bütün bu gerekseme, güdü, tutku, kişisel görüş, düşünce, inanç kavramla rını kendinde toplayan öznel istem öğesi olarak gerçeklik kazanması gerekir.”

“Bu arada devlet kurumuna şöyle bir bakacak olursak, genel anlamda bir ereğin tarihsel gerçekliğinin öznel öğesi üzerine olan bu açıklamadan şu sonuç çıkar: kendi genel erekleriyle vatandaşlarının kişisel ilgilerinin birleşmiş olduğu, birinin tatmin ve gerçekleşmesini ötekinde bulduğu bir devlet, bu bakımından, iyi düzenlenmiş ve içten güçlü bir devlettir. Bu, çok önemli bir noktadır. Ama bir devlet’te neyin ereğe uygun olduğunun bilincine varılana kadar, anlığın uzun çabala rını gerektiren birçok öğütlere, ereğe uygun olarak düzenlenmiş buluş lara gerekseme vardır.”

“Aynı şekilde, birleşmeyi sağlayabilmek için tikel ilgiler ve tutkularla çarpışıp, bunları güç ve sıkı bir disipline sokmak gerekir. Böylece bir bir leşmenin sağlandığı an, devlet, tarihindeki en parlak, erdemli, güçlü ve mutlu dönemi yaşar, oysa dünya tarihi, insanların yaşam ve mülklerini güvenlik altına almak gibi bilinçli bir ereğe yönelen bir arada yaşama güdüsünün görüldüğü topluluklarda olduğu gibi her hangi bir bilinçli, erekle başlamaz. İnsan topluluklarında böyle bir arada yaşama gerçek leşince, böyle bir erek hemen daha fazlasına yönelir. Örneğin Atina, Roma vb. şehirlerini ele geçirmek gibi. Ayrıca, bundan doğan her kötü durum ya da gereksemeyle, ödev daima da yakından belirlenir.”

“Dünya Tarihi, Tin kavramının kendinde (an sich) olarak, yani doğa olarak gerçekleşmesiyle, bu genel erekle başlar. Tin kavramı içten, en içte olan bilinçsiz güdüdür  ve daha önce genel “çizgileriyle belir tildiği üzere, Dünya Tarihi’nin bütün işi gücü. onu bilince çıkarmak tır. Böylece Doğa özü, Doğa istemi biçiminde ortaya çıkan, öznel yön dediğimiz şeydir; kişisel düşünce ve öznel tasarım gibi kendileri için var oluveren gerekseme, güdü, tutku, kişisel ilgi. İstemlerden, ilkelerden ve etkinliklerden oluşan bu muazzam kütle, dünya Tin’inin, kendi ereğine erişmek, onu bilincine çıkarmak ve gerçekleştirmek için~kullandığı aletler ve araçlardır; dünya Tin’inin ereği ise kendini bulmak, ken dine gelmek ve kendini bir gerçek olarak ‘seyretmektir. Ancak birey lerin ve halkların kendi ereklerini arar ve gerçekleştirirken göze çarpan canlılıklarının, aynı zamanda, üzerine bir şey bilmedikleri, farkında olmadan gerçekleştirdikleri daha yüksek, daha kapsayıcı bir ereğin araç ve aletleri olduğu savı  işte bu tartışılabilirdi, nitekim tartışıldı da. Ama hemen çeşitli biçimlerde yadsınıp “düş ürünü, felsefe!” haykırışlarıyla geri çevrildi, küçümsendi. Oysa ben baştan beri Akıl’ın dünyayı yönet tiğini ve bununla kalmayıp Dünya Tarihi’ni de yönetmiş olduğunu ve yönettiğini açıkladım, bu varsayımımızı ya da inancımızı dile getirdim: bunun da yalnızca bir sonuç olması gerektiği söylenmiştir, burada fazla bir iddia da yoktur.”

“Kendinde ve kendisi için olan genel ve tözsel öze bütün öbür varlıklar bağlıdırlar, ona hizmet ederler, onun araçlarıdırlar. Akıl, tarihsel varlığa (Dasein) içkindir; kendini bunun içinde ve onun aracılığıyla gerçekleştirir. Genel olan, kendine ve kendisi için olan ile tikelin, örnek olanın birleşmesinin kendi ‘başına bir doğru olduğu spekülatif bir düşüncedir ve bu genel formuyla Mantık bölümünde alınacaktır. Ama Dünya Tarihi’nin henüz ilerleme durumunda olduğu düşünülen Gidişinde öznel yön olan bilinç, tarihin salt son ereğinin, Tin kavramının ne olduğunu henüz bilecek durumda değildir.”

“Eylem, eyleyeni yıkan bir karşı vuruş olur, bir suç olduğu için de, kendisini tüketip yasanın geçerliğini yeniden sağlar: Örneğin bu yönü üzerinde durmamız gerekmez. Şu yönü özel duruma aittir. Ayrıca, yalnızca bir örnek vermek istediğimi de söylemiştim. “Yine de, daha sonra yeri gelecek olan genel ile tikel olanın, kendi için zorunlu bir yazgı ile rastlantısal görünen bir ereğin birleşmesini, tarihsel olarak, bizi ilgilen diren özel şekliyle gösteren bir örnek daha ermek istiyorum. Caesar, üstün mevkini değilse bile ‘ devletin başında bulunanlarla olan eşitli ğini yitirmek ve kendisine düşman olmak üzere, olan, devletin resmi anayasasını ve görünüşte yasaların gücünü kişisel ereklerinden yana çeviren kişilere boyun eğmek tehlikesindeyken, kendisini, mevkiini, onur ve güvenliğini korumak için onlarla savaştı; Roma eyaletlerinin yönetimi bu kimselerin elinde olduğu için de, Caesar’ın zaferi aynı zamanda bütün Roma İmparatorluğunun fethi ile sonuçlandı. Böylece, devlet anayasasını olduğu gibi bıraktı ama devletin tek egemeni oldu. Roma’nın tek hükümdarı olmasını, ilkin olumsuz olan bu ereğinin gerçekleşmesini sağlayan şey, aynı zamanda Roma ve Dünya Tarihi’nin kendiliğin den zorunlu yazgısıydı. Öyle ki, Caesar’ın çabası, yalnızca kişisel kazançla sonuçlanmadı, tersine bu çaba, kendinde ve kendi için zamanı gelmiş olanı gerçekleştiren bir güdüydü. Tarihteki büyük insanlar böyledir: dünya Tin’inin istemini oluşturan töz, onların kişisel ereklerindedir. Onların gerçek olan bu içerik, in sanların genel ve bilinçsiz güdüsünde yaşanır. İnsanlar böyle bir ereği gerçekleştirmeyi kendi ilgisi bakımından üzerine almış olana, içten gelen bir güdüyle itilirler; karşı koymak ellerinden gelmez. Halklar daha çok o kişinin bayrağı çevre sinde toplanırlar. Büyük insan, onlara içlerindeki güdüyü gösterir ve onu gerçekleştirir.”

Napolyon büyük insandır! Sonunda tinin ereği seçilmiş bir halkın ereğine ve en sonu oda büyük bir adamın, kahramanın ereğine indir genmiş oldu. Öyleyse tersten tarih büyük adamların, kahramanların, onları açığa çıkarmış olan ulusun ve devletin tarihi olmaktadır. Hegel bize bunu bilincimize çıkarmamızı önerir. Felsefi tarih Alman ulusunun ve onların yarattığı kahramanlarının bilincini açığa çıkarıldığı tarih halini almış oldu. Hegel’in hem ele aldığı üçlemeler birçok yerde keyfidir. Ve hem de seçimleri kendi dinsel ve ulusal bağlarının belirlenimi altındadır. Dolayısıyla ders notları olduğu için Mantık kitabında olduğu gibi bir tutarlılık ta göremiyoruz kitapta.

Açıktır ki Hegel’in bu notları yöntemsel açıdan tutarsız ve bu tutarsızlıklara paralel Hristiyan misyonerliği ve Alman ulusal yüceliğinin bayağı propagandasıdır.

“Felsefi tarih Alman ulusunun ve onların yarattığı kahramanlarının bilincini açığa çıkarıldığı tarih halini almış oldu. Hegel’in hem ele aldığı üçlemeler birçok yerde keyfidir. Ve hem de seçimleri kendi dinsel ve ulusal bağlarının belirle nimi altındadır.”

İSMET ŞAHİN

“Açıktır ki Hegel’in bu notları yöntemsel açıdan tutarsız ve bu tutarsızlıklara paralel Hristiyan misyonerliği ve Alman ulusal yüceliğinin bayağı propagandasıdır.”

İSMET ŞAHİN

Yayınlanmadan önce makalelerimizden haberdar olmak isterseniz?
E-Mail Listemize Abone Olun!

TEKNİK

Yeni Teknolojik Gelişmeler

POLİTİK

Çağdaş Totaliterizm

FİLOZOFİK

Diyalektik

Review

98%

Our Rating
98%

About The Author

Leave a reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

EN İYİ HOSTING FİRMASI

Son Tweetlerim

Video

Loading...

Haberciye Kayıt Olun

Güncel çalışmalarımdan ve bilimsel gelişmelerden haberdar olmak için mail listemize kayıt olun

You have Successfully Subscribed!