Select Page

İhanete Uğrayan Devrim

İhanete Uğrayan DevrimScore 89%Score 89%
İSMET ŞAHİN

Yeni bloğumu başlattım. Eski ve yeni tüm yazılarımı artık buradan takip edebileceksiniz.

İHANETE UĞRAYAN DEVRİM

Batı Marksizm’i olarak bilinen geniş düşünce hareketi de olmak üzere Marksist teoriye dönük tüm burjuva kökenli teorik, politik ve ideolojik saldırılar, görüşlerinin ampirik kanıtlarını Rus Devriminin bürokratikleşmiş yapısına dayandırmaktadır. En basit çıkarımsama Marksist teori- nin öngörülerinin tutmadığıdır.

Bütün bu karşı saldırı Almanya başta olmak üzere Avrupa Devrimlerinin yenilgisi ve Rusya’da Ekim Devriminin bir karşı devrimle ezildiği, yenil- gi ve çaresizlik psikolojisinin hakim olduğu olumsuz toplumsal koşul- ların üzerinde yükseldi.

Ülkemizde de ana sol akımların siyaset teorileri Rus bürokrasisinin resmi akımı olan Stalinizm’in çeşitli varyantları olarak şekillendi ve halen varlıklarını korumaktadırlar.

SSCB’nin sınıf karakteri halen Türkiye solunun aşamadığı teorik-politik sorun olması dolayısıyla geçiştirilemez önemde bir konudur.

STALİNİZM, LENİNİZMİN DEVAMI MIDIR?

Stalinizm’i Leninizm’in devamı olarak gören bu siyasi akımlar toplumsal- tarihsel gelişmeleri metafizik bir yorumsama ile ele almaktadırlar: tarihsel gelişmeleri aynı formun ardışık bir dizini olarak görmektedirler. Formların değiştiği koşullarda bile, tarihte bir öncekinden sonra ortaya çıkmış bir olgunun zamansal olarak ondan sonra gelmesi ve bunun aynı coğrafyada-uzamda gerçekleşmiş olması ilkini ikincisinin nedeni ve ikincisini ilkinin sonucu olduğu metafizik kuruntusunun üretilmesini sağlamıştır. Bu bakış açısından Stalinizm, Leninizm’in bir devamı, Stalin’i de Bolşevizm’in sürdürücüsü olarak düşünülür. Stalinizm pozitif bir toplumsal gelişmenin veya toplumsal öğretinin, veya anlayışın pozitif bir gelişiminin ürünü değil, devrim sonrası Rusyasında derin ve her şeyi kucaklayan bir bunalımın sonucudur. Stalinizm bunalımdan çıkış yolu bulmanın asli bir aracı olarak ortaya çıktı. Bunalımın üstesin- den gelmek için, Ekim Devriminin aslı kazanımlarını tahrip ederek tüm baskı biçimlerini arttırdı. Stalinizm devrim sonrası bunalımın toplumsal geri planından ve tarihsel bağlamından doğdu.

Leninizm ise Birinci Dünya Savaşının ağır koşulları altında Çarlık Rusya’sında ezilen halkların isyanlarının toplumsal-tarihsel bağlamın- da doğdu. Leninizm sömürünün devrimci yadsınmasıdır. Stalinizm ise Ekim Devriminin kazanımlarının bürokratik karşı devrimci yadsınmasıdır. Milyonlarca emekçinin inanılmaz büyüklükte ve şiddette sömürü ve baskıya mutlak olarak boyun eğdirilmesi anlamına gelen toplum- sal terördür.

TOPLUMSAL DEVRİM VE SOVYET İKTİDARI

Toplumsal devrimin zorunlu öğesi üretimin işçiler tarafından denetlenmesidir.

Bu konuda açık bir bilince sahip olan Rus devrimcileri devrimin arifesin- de 18-23 Mart 1919’da yaptıkları sekizinci parti kongresinde kabul et- tikleri parti programında şöyle yazıyorlardı.

“Örgütlü toplumsal üretim aygıtı esas olarak sendikalara dayanmalı. Bunlar işçilerin çoğunluğunu ve zamanla tamamını kendi çalışma ola- naklarına uygun üretim dallarına yerleştiren büyük üretim birimlerine dönüştürülmelidir.

Sendikalar sanayi yöneten tüm yerel ve merkezi organlara (Sovyet cum- huriyeti yasalarında belirtildiği ve pratikte gerçekleştiği gibi) hali hazır- da katıldıklarına göre ülkenin tüm ekonomik hayatının yönetimi işini tamamen kendi ellerinde yoğunlaştırmaya doğru ilerlemeli, bunu bir- leşik ekonomik amaçları haline sokmalıdırlar. Böylece merkezi devlet otoritesi, işçilerin ekonomik yönetime doğrudan katılmaya en yoğun şekilde teşvik etmelidirler. Sendikaların ekonomik hayatın yönetimin- de yer almaları ve geniş halk kitlelerini bu işe katmaları aynı zaman- da Sovyet iktidarının ekonomik aygıtlarının bürokratikleşmesine karşı kapmaya da başlıca yardımcımız olacak gibi görünüyor. Bu üretim süreci üzerinde etkin halk denetiminin kurulmasını kolaylaştıracaktır.” Parti hücreleri fabrika işçi komiteleri ile birlikte sanayinin yönetiminde yer alıyorlardı. Teknik müdür bunların ikisi ile birlikte ve onların denetiminin altında çalışıyordu. Üçünün birliği Troika’yı oluşturuyordu. Troika işçilerin sermaye biriminin gereklerine boyun eğmelerini engelleyen bir kurumdu. Bu nedenle sanayileşme hedefiyle hareket eden bü- rokrasi, Şubat 1928’de Troika’yı sona erdirmeyi ve müdürü fabrikada tek söz sahibi yapan bir belge yayımladı.

Eylül 1929’da ise Parti merkez Komitesi aldığı kararda şöyle diyordu: işçi komiteleri “fabrika yönetimine doğrudan müdahale edemezler ya da her hangi bir şekilde kendilerini fabrika yönetiminin yerine koymaya çalışamazlar, tüm güçleriyle tek kişilik yönetimi sağlamaya, üretimi ve fabrikanın gelişmesini arttırmaya ve dolayısıyla da işçi sınıfının maddi koşullarının iyileştirilmesine yardımcı olmalıdırlar.” Böylece müdür fab- rikada tam yetkili ve tek söz sahibi oluyordu. Artık ekonomi konusun- daki emirlerinin tümü, “kendisine bağlı yönetim personeli ve tüm işçi- ler için koşulsuz olarak bağlayıcıydı”.

Sovyet ekonomi yasaları üzerine 1935’te yayınlanan bir ders kitabı, ‘tek kişilik yönetim sosyalist ekonominin örgütlenmesindeki en önemli il- kedir’ bile diye biliyordu.

Marksistler her zaman ve her koşulda işçi sınıfının genel çıkarını temsil eder. Bürokrasinin karşısında takınılacak tutumun genel ilkelerini bu anlayış belirler. İşçilerin hem üretimin ya da genel olarak ekonomi ve devletin yönetimine giderek daha yoğun ve daha çok katılmaları, ken- di kendilerini yönetmenin ve sosyalizme geçişin önkoşuludur.

Bu sürece işçiler doğrudan kendi örgütleriyle katılırlar. Devrimden sonra her türlü işçi örgütü kendini daha da genişleterek örgütlülüğüne bü- tün proletaryayı katmaya çalışır. Bu onun hem kurduğu devletine ve hem de her türlü karşıdevrimci gelişmeye karşı güvencesidir. Rüsya’da bürokrasi bu silahı işçilerin elinden aldığı oranda gelişmiş ve bir sömü- rücü güç olarak ortaya çıkmıştır.

Devrimden sonra işçiler kendilerini kendi devletlerine kaşı bile savunma haklarına sahiptiler. Örneğin Lenin şöyle demiştir: “Bizim şu anki dev- letimiz bürokratik bozuklukları olan bir işçi devletidir. Devletimiz öy- ledir ki tamamen örgütlü proletarya kendisini ona karşı korumalıdır. Eğer işçilerin devletimizi korumalarını bekliyorsak, işçi örgütlemelerinden, işçilerin kendilerini kendi devletlerine karşı korumaları için yarar- lanmalıyız”.

Ancak Hazıran 1933’te başlıca sendika önderlerinden Weinberg ise şöy- le diyordu:“Uygun ücret saptamaları ve emek talebine uygun düzenle- meler, sanayi önderlerine ve teknik müdürlere bu konuda acil sorum- luluklar verilmesini gerektirir. Bu aynı zamanda tek kişilik bir otorite ku- rulması ve işyeri yönetiminde etkinlik sağlanması içinde gereklidir. İşçi- lerin kendi hükümetlerine karşı kendilerini korumaları söz konusu ola- maz. Bu tamamen yanlıştır. Bu yönetim organlarının yerine kendileri- ni koymak olur. Bu sol oportünist sapma, tek kişilik otoritenin sonu ve yönetim mekanizmalarına müdahale demektir. Bunun sona erdirilme- si şarttır”.

1922 yılından 1928 yılının ilk yarısına kadar greve çıkan işçilerin sayısın- da giderek azalma olmakla birlikte toplam 494 000 işçi greve çıkmıştır. Yine 1922’de ücret uyuşmazlıklarına düşen işçi sayısı üç buçuk milyon ve 1923’te 1.592.8000’dur.

Karşı devrimden sonra sendikaların işçilerin çıkarlarından yana hiçbir sa- vunmaya girmedikleri görülür. İşçilerin koşullarında yedi saatlik işgü- nün iptali, Stahanovizm ve birçok ağır yasanın yürürlüğe sokulması gibi köklü değişikliklerin yaşandığı 1932 sonrasında sendika kongre- leri 1949’a kadar yapılmamıştır. Dokuzuncu kongre ile onuncu kong- re arasında tam 17 yıl geçmiştir. Yapıldığında ise delegelerin sadece

%23,5’i işçidir. Oysa 1932 kongresinde delegelerin %84,9 işçidir. Tüm bunlarla birlikte sendikaların ücretlerinin saptanması konusunda hiç- bir söz hakları yoktur. 1934’ten başlayarak toplu sözleşmelere son ve- rilmiştir.

İŞÇİLER ARASINDA REKABETİN KÖRÜKLENMESİ

Üretimin nesnel koşulları işçileri yığınlar halinde bir araya getirmekte ve aralarındaki dayanışmayı artırmaktadır. Ancak kapitalistlerin elinde de işçilerin bu dayanışmasını kıracak birçok etkin yöntem vardır. İşsizliğin başka bir ifadeyle yedek sanayi işgücünün varlığı, işçiler arasındaki re- kabeti artırarak işçilerin dayanışmalarının önüne geçerek mücadelele- rini zayıf düşürür. İşçilerin aç kalma korkusundan doğan dayanışmala- rını aynı zamanda işçiler arasında rekabetin ve bireysel çıkarlarını ga- rantileme çabası içerisinde yaşam kaygısını kışkırtmak içinde kullan- maktadırlar.

Genel olarak psikoloji ve özelde endüstri ve sosyal psikoloji dalları gü- nümüzde işçi davranışlarının kontrol/manipülasyon mekanizmaları- nı üretmek için yoğun sözde bilimsel çaba içerisindedir: İşçileri mini- mum zamanda maksimum verimlilikte nasıl çalıştırabileceklerinin so- rusunu çözmeye adanmışlardır. Taylorizm ve esnek üretim yapısı açı- sından, parça başı ücret ise ücret düzeyi açısından kendi çıkarları için buldukları en yoldur.

Marx “parça başı ücret… işçiler arasında ki rekabet duygusunu kamçılar. Bu yüzden parça başı iş, bireysel ücreti ortalamanın üzerine çıkarma- la birlikte bu ortalamanın kendisini düşürme eğilimini taşır” der. Kapi- tal 1. Cilt syf. 569.

“Buraya kadar anlatılanlardan parça başı ücretin, kapitalist üretim tar-   zı ile en uyumlu ücret şekli olduğu sonucu çıkıyor” demektedir Marx. A.g.e syf 570

Parça başı ücrete emeğin yoğunluğunun arttırılması ve bu çalışmanın zaman tarafından sınırlandırılmasını ortadan kaldırmak için başvurulur.

Hitler, “saat ücretlerinde hiçbir artışa izin vermeyerek geliri sadece per- formanstaki artışla yükseltmek, Nasyonal sosyalist önderliğin çelik il- kesi olmuştur” demiştir.

Stalin’de parça başı iş sistemlerini aynı amaçla kullanmışlardır. Beş yıllık Plan’ın başlamasından sonra parça başı ücretle çalışan sanayi işçisi ora- nı büyük bir hızla artmıştır 1930’da tüm işçilerin %29’u parçabaşı çalı- şırken, bu oran 1931’de %65’e, 1932’de %68 olmuştur. 1934 yılında ise tüm sanayi işçilerinin yaklaşık dörtte üçü bu sözde “sosyalist rekabet” uygulaması içinde yer almaktadır.

Sermaye biriminin gereksinimlerini karşılamak üzere işçileri daha çok sö- mürme zorunluluğunu, kapitalistler ve Stalinist bürokrasi yapılan işin işçi sınıfının çıkarına olduğu yalanına işçileri inandırmada çoğu kez ba- şarılı olmuştur. ‘Sosyalist rekabet’ Stalinist bürokrasinin en büyük ya- lan, manipülasyon aracıydı.

Parça başı ücret uygulaması, işçiler arasındaki ücret farklılıklarına da önemli bir gerekçedir. Az çalışan az yer çok çalışan çok. Çalışmayan ye- mez. Buradan kolaylıkla açlıktan sürünenlerin varlığını sistemin bir so- nucu değil de kişilerin yeteneksizlikleri ve tembelliklerinden kaynak- landığı sonucuna ulaşabilirsiniz. Bu durumun can alıcı noktası ekono- mik boyutu değildir. Asıl işlevsel olan yanı işçileri atomize ederek onların siyasal olarak denetlenmesini olanaklı kılar. Bu ücret politikası yo- ğun sermaye birikiminin gereksinimlerinin doğal sonucu olmakla bir- likte asıl olarak kitle denetimine yönelik olarak uygulanmaktadır.

“Leninizm ise Birinci Dünya Savaşının ağır koşulları altında Çarlık Rusya’sında ezilen halkların isyanlarının toplumsal-tarihsel bağlamın- da doğdu. Leninizm sömürünün devrimci yadsınmasıdır. Stalinizm ise Ekim Devriminin kazanımlarının bürokratik karşı devrimci yadsınmasıdır.”

İSMET ŞAHİN

EMEK PİYASASI SERBESTİSİ- ÇALIŞMA ÖZGÜRLÜĞÜ

Üretim araçlarından koparılmış olan emekçi, emek gücünü satmaktan başka bir geçim aracı yoktur. Kuşkusuz hırsızlık, dilencilik ve başka türden işler dışında. Ama emekçi bu toplumsal-tarihsel zorunluluk altında bile emek gücünü hangi kapitaliste, ne fiyata ve ne kadar zaman için satacağı kararını vermekte özgürdür. Ve üstelik yapacağı iş karşısında alacağı para miktarı üzerinde de pazarlık etmek hakkı da vardır. Pazar koşullarında kapitalist özgür meta alıcısı ve emekçi özgür meta satıcı- sı görünümündedir.

Emekçinin bu özgürlüğü despotik kapitalist iktidarlar dışında hemen hiçbir dönemde elinden alınamamıştır. Emekçi içinde yaşadığı çalış- ma koşullarını beğenmediğinde koşullarını iyileştirmeye çalışır, kendini tatmin edici sonuç alamadığı zaman kendisine başka bir fabrika ya da patron bulur. Büyük üretim merkezlerinde daha az olmakla birlik- te orta ve küçük işletmelerde muazzam büyüklüklerde emek hareket- lilikleri vardır. Bu özellikle örgütsüz sınıf kesimlerinin, çalışma koşullarının iyileştirilmesi için verdikleri bireysel mücadele biçimidir. Ve çoğu ülkede yasayla güvence altına alınmıştır. Örgütlü sınıf kesimleri daha çok greve başvurma olanaklarına sahiptir. Ve grevde hemen her ülkede yasal bir haktır.

Gelelim devrim sonrası Rusya’sına; Ekim devrimi çarlık döneminde emekçilere polis baskısı aracı olarak uygulanan yurt içi seyahat için pasaport zorunluluğunu ortadan kaldırdı. 1922 iş yasası ile de bu özgürlük garantilenmiştir. Bu yasa şöyledir: “Ücretli bir kimsenin bir işyerinden diğerine transferi ya da bir bölgeden başka bir bölgeye gönderil- mesi işyeri veya kuruluş taşındığında bile, ancak o işçinin veya personelin onayıyla olabilir.” Aynı şekilde işçiler hiçbir engelle karşılaşmadan ülkenin bir tarafından bir başka tarafına göç edebilirlerdi.

1931 yılına gelindiğinde işçilerin özel izin olmadan Leningrad’dan ayrılması yasaklanmıştır. 27 Aralık 1932’den itibaren bu uygulama Rusya’nın her tarafında başlatılmış ve Çarlık zamanındakinden çok daha ağır bir iç pasaport sistemi, kişilerin oturdukları yeri izinsiz değiştirmesini önle- mek üzere uygulamaya sokulmuştur. 1922 iş yasası 1932 yılında yürürlükten kaldırıldı. 11 Şubat 1932’de sanayi ve ulaşım işçileri için iş karne- si uygulaması başlatıldı. Hiçbir işçi karnesini göstermeden yeni bir işe giremiyordu.

15 Kasım 1932 tarihli bir yasa ile, geçerli bir nedeni olmadan bir gün işini aksatan her işçi işten atılma ve eğer yaşadığı konut işine bağlı ise aynı zamanda konutundan çıkarılma tehdidiyle karşı karşıya kalıyordu ki sanayi işçileri, madenciler vb. için konut durumu işe bağlıdır.

4 Kasım 1932 tarihli bir yasa ile bu defa işçiler yiyecek ve diğer gerek- sinmelerinin dağıtımı fabrika yöneticilerinin denetimine bağlanıyor- du. Fabrika müdürleri işçileri terbiye etmek için sık sık kullandıkları bir silahtı.

26 Aralık 1941 tarihinde ise çok daha ağır bir yasa çıkarıldı. Yasaya göre askeri sanayilerde izinsiz ayrılan işçilerin, askeri mahkemelerde yargılanmak suretiyle, beş ile sekiz yıl arasında hapis cezasına çarpıtılmasını getiriyordu.

KADIN ÖZGÜRLÜĞÜ

Kadına ve kadın emeğine karşı alınan tutum bir ülkenin kapitalist geliş- mişlik düzeyini gösterir. Ve aynı zamanda o ülkedeki kadınların örgüt- lülük ve çıkarları için mücadele düzeyini de gösterir.

Tarihsel açıdan ise insanın insanlaşma düzeyi kadının her alanda özgürleşme düzeyine bağlıdır. Bu Marksist ortodoksisinin temel belirlenimidir.

Devrim Rusya’sı  kadınlara dünyanın en gelişmiş haklarını tanıdı. 1922   iş yasası kadınların (ve çocukların) “özellikle ağır ve sağlıksız üretimde ve yer altı işlerinde” çalışmasını yasaklamıştı. Çalışma Komiserlinin bir emirle kadınların bütünüyle 4 kilogramı aşan yükleri taşımak ve kaldırmaktan oluşan işlerde çalışmasını yasaklamıştı. 15,4 kiloya kadar yük- lerin taşınması ancak bu işin kadının normal işiyle doğrudan ilişkili ol- duğu hallerde ve iş gününün üçte birini aşmıyorsa mümkündür.

Bu maddelerin hepsi karşı devrim sürecinde kaldırılmıştır. Giderek artan oranlarda kadınlar madenlerde, genellikle ocaklardaki en ağır işlerde dahi çalıştırılmaktadır. Aşağıda vereceğim alıntıda (1937’ de yazılmış) bir resmi yazarın kadınların alçakça sömürülmesinin yaygınlaştırılması- nı demagojik bir çarpıtmayla nasıl ‘sosyalizmin’ bir başarısı olarak sun- duğuna dikkat edin. “İşin en ilgi çekici yanı, Sovyet kadınının kapitalist toplumlarda kadınlara kapalı olan ve kapitalist ülkelerde kadınların ‘doğaları gereği’ hariç tutuldukları, erkeğin işi olarak kabul edilen sanayi kollarında yer kazanmış olmaları ve yer kazanmaya devam edi- yor olmalarıdır. Örneğin, kapitalist maden sanayilerinde kadınlar yok denecek kadar az bir rol oynarlar. Kadın işçilerin maden sanayilerinde tüm çalışanlara oranı Fransa’da (1931) %2,7, İtalya’da %1,8, Almanya’da %1, ABD’de (1930) %0,6 ve İngiltere’de (1931) %0,6’dır. SSCB’de kadın- lar maden sanayinde çalışanların (1932) %27,9’unu oluşturur. İnşaat sanayi de buna benzer bir durumdadır. Bu iş kolunda yukarıda adı ge- çen ülkelerdeki rakamlar %0,5 (İtalya ) ile %2,9 (Almanya) arasındadır. SSCB’de ise %19,7’yi oluştururlar. Metal sanayinde rakamlar %3 (ABD) ile %5,4 (İngiltere) arasında değişir. SSCB’de metal sanayinde çalışan iş- çilerin %24,6’sı kadındır.”

Ne övgüye değer bir durum! Değil mi?

KÖLE EMEĞİ

En kısa zamanda en çok sermaye birikimi yapmak kapitalizmin doğal eğilimidir. Bunun en iyi yapıldığı emek türü köle emeğidir. Sermaye açısından yoksul olan bir ülke eğer içeride bunu engelleyecek ciddi bir muhalefet yoksa köle emeğine yönelebilir. Keza her kapitalist hükü- metin genel eğilimi işçi maliyetlerini en aza indirme yönündedir. Köle emeğinin en iyi kaynağı kapitalist koşullarda hapishanelerdir. Çünkü çalışanlar düşük ücrete ve tabi ki köle emeğine büyük dirençler göste- rir. Çağdaş kültürel normlarda bir başka direnç noktasıdır. Tutsaklar yo- ğun bir şekilde çalışma cezalarına çarpıtılırlar ve hükümetler bu angar- ya çalışmadan çok ciddi birikimler elde edebilmektedirler. ABD hapis- hanelerinde bu tarz çalışma halen yaygındır. Çalışmanın tutsaklara iyi geldiği yönünde sosyal psikolojik kuramlardan da ‘bilimsel’ dayanaklar bulmaktadırlar.

Devrimden sonra Rus ekonomisi neredeyse tamamıyla çökmüş durum- daydı. Buna rağmen Bolşevikler angarya çalışmaya başvurmayı bile düşünmediler. Üstelik o dönemde Çarlık Rusya’sından kalma angarya çalışma biçimi hayli yaygındı. Bolşevikler bu çalışma biçimlerini derhal yasaklamıştı. 1928’lerde kamplarda sadece 30,000 mahkum vardı ve yöneticiler bunların zorla çalıştırılmasına karşıydılar.

1927 yılında hapishaneler yöneticisi şöyle yazmıştı: “Mahkum emeğinin sömürülmesi, bunlara alın teri döktürülmesi, hapishanelerde üretim örgütlenmesi her ne kadar ticari bir bakış açısından karlı bir şey olsa da ıslah edici olmaktan uzaktır. Sovyet hapishanelerinde bunun yeri yoktur.”

Ancak sermaye birikiminin plana sokulmasından başka bir şey olmayan Beş Yıllık Plan’ın yürürlüğe girmesiyle durum tamamen değişti.

Kiselyou –Gromov adlı kamplarda görev yapmış bir GPU görevlisi-, 1928 yılında kamplarda 30,000 kişi olduğunu söylerken, 1930’da kampların tamamındaki toplam mahkum sayısını 662,257 olarak verir.” Aradaki bu iki yılın karşı devrimin başarıya ulaştığı yıllar olduğunu okurun dikkatine sunarım. 1930’da  başlayan ve giderek artan temizlik hareketinde mahkum sayısı da doruğuna ulaşarak on milyona çıkmıştır. Okura bu kampların tamamının klasik hapishaneler değil Gulag gibi dünyaca ünlenmiş çalışma kampları olduğunu hatırlatırım.

TÜKETİMİN BİRİKİME TABİ KILINMASI

Şimdiye kadar ki bölümlerde Ekim Devriminin özgürleştirdiği kadın-erkek tüm emekçileri, karşı devrimin, nasıl yeniden sömürünün içine çektiğini gördük.

Ama ne kadar yoğun olursa olsun genel olarak sömürü sermaye birimini hızlandırmaz. Sermayenin sermaye olarak birikimi tüketiminde biriki- me tabi kılınması ile mümkündür. Bu nedenle kapitalizmde kitle tüke- timi birikime tabidir. Birikimin arttığı bazı anlarda tüketimde aynı oran- da artabilir ya da bazen de tüketim düşe bilir; fakat sermaye üretim sürecinde temel ilişki hep aynı kalır.

İşçi devletinde bu ilişki tersine döner. Üretim emekçilerin yaşam koşul- larının iyileştirilmesine yani bir bütün olarak toplumsal refaha tabidir. Ekim Devriminden sonra Beş Yıllık Plan’ın başlamasına kadar bu ilişki- nin olmadığını ancak bundan sonra ortaya çıktığını kolaylıkla görebili- riz. Aşağıdaki veriler bunu açıkça göstermektedir.

Üretim ve tüketim maddelerinin toplam sanayi retimindeki payları

 Planlama            1913       1927-8  1932      1937      1940      1942

Üretim araçları  44.3        32.8       53.3       57.8       61           62.2

Tüketim araçları 55.7       67.2       46.7       42.2       39           37.8

Tablo 1928’lere kadar üretimin insanların gereksinmelerine tabi olduğunu ancak 1929 karşı devrimiyle durumun radikal bir tarzda tersine dö- nerek tüketimi ve tabi ki işçilerin üretim araçlarına tabi kılındığını göstermektedir. Bur tablo, dünyanın en büyük silah üreticilerinden biri ve dahası uzay çalışmalarında ABD’nin bile ilerisinde olduğu söylenen bir ülkede, 1990’larda greve çıkan maden işçilerinin en önemli talepleri- nin başında neden daha fazla sabun ve jilet talebi olduğunu da açıklamaktadır.

Bu süreç muazzam bir sermaye birikimini sağlarken diğer taraftan da dehşet verici bir yoksulluğa yol açmıştır. Emek gücünün yeniden üre- tilmesi onun en asgari ihtiyaçlarının karşılanmasına ki çoğu kez bunun da altına iniliyordu- indirgenmişti. Oysa emek gücünün yeniden üretimi onun sosyal olarak yeniden üretimidir. Bu onun gereksinmiş olduğu sosyal, kültürel, sanatsal, eğitsel vs. her alanda yeniden üretimi- nin sağlanmasıdır. Dolayısıyla emek gücünün fiyatı tüm bunları kapsayacak düzeyde olmalıdır. Bu aynı zamanda bir bütün olarak toplumun sağlıklı bir tarzda toplumsal yeniden üretiminin tek koşuludur. İnsanın insanlaşma süreci onun sadece hayvansal (bio-fizyolojik) gereksinmelerinin karşılanması ile değil insansal (sosyal, psikolojik, sanatsal, estetiksel vs.) gereksinmelerinin karşılanması ve ikincisinin sınırsızca genişletilmesine bağlıdır.

Ancak Rusya’da emek üretkenliğindeki artış bile durumu düzeltmemiş- tir. Oysa bir işçi devletinde emeğin üretkenliğinde ki artışın, işçilerin yaşam koşullarında bir iyileşmeye yol açması beklenir. Karşı devrim- den sonra emek üretkenliğindeki muazzam artışa rağmen reel ücret- lerde yukarda saydığım gerekçelere paralel olarak düşme yaşanmıştır.

BÖLÜŞÜM KOŞULLARINDA BOZULMA

Bir diğer önemli gösterge bölüşüm koşullarında adaletsizliktir. Paris Komün’ünün ilk yaptığı işlerden biri bürokratların ücretini ortalama bir işçi ücreti olarak ilan etmesiydi.

Lenin’de seçime ve her an geri çağrılmaya tabi olması gereken tüm görevlilere, iyi bir işçinin gelirinden daha fazlasının verilmemesini parti politikası olarak açıklar. Yine Lenin Mart 1918’de devrimden birkaç ay sonra:“tüm mesleklerde ve kategorilerde tüm ücret ve maaşların gide- rek eşitlenmesini” desteklediğini belirtmişti.

Ücretlerdeki kimi eşitsizlikler Rusya’nın nesnel koşullarına Bolşeviklerin vermek istemedikleri bir tavizdi. Hükümet yürütmek zorunda olduğu teknik işler için eski Rus bürokrasisinin yardımına ihtiyaç duymuştu. Bunlar ise ancak yüksek ücretler karşılığında çalışmayı kabul etmekteydiler ve Bolşevikler buna da razı olmak zorunda kaldılar. Ama bu Bolşevikler için hiçbir zaman ileri bir adım olarak değil en kısa zaman- da bertaraf edilecek, katlanılmak zorunda kalınan bir olumsuzluk ola- rak değerlendiriliyordu.

1921’deki Onuncu Parti Kongresi: “çeşitli nedenlerden dolayı maddi ücretlerde uzmanlığa göre farklılıkların geçici olarak korunulması gerekiyorsa da, her şeye rağmen ücret düzeyi politikası, ücret oranları arasında mümkün olan en büyük eşitlik üzerine kurulmalıdır” kararını almıştı. Bu karar Bolşeviklerin konuya yaklaşımını özetlemektedir. Beş Yıllık Plan öncesi dönemde Komünist parti üyelerinin vasıflı bir işçiden daha fazla kazanmasına izin verilmiyordu.

Beş Yıllık Plan’ın başlamasıyla, Bolşeviklerin yukarda aktardığımız ve geçmişi Paris Komününe dayanan bu geleneği terk edilmiştir. Bizzat Stalin eşitlikçi anlayışla bürokrasi adına ilk hesaplaşan kişiydi: “Uronilovkan (bu terim eşitlikçilik kavramının alaycı bir biçimidir) köylü bakış açısın- dan, tüm malların eşit dağılımı psikolojisinden, ilkel köylü ‘komünizmi’ psikolojisinden gelir. Uronilovkan’ın Marksist sosyalizmle hiçbir ilişkisi yoktur.”

Bu süreçle birlikte tahmin edeceğiniz gibi işçilerle yönetici sınıflar arasında ki gelir farkı giderek artmıştır. Bu bölüşüm eşitsizliği genel yaşam eşitsizliğinin sadece bir kısmı idi. Gerçekte sağlıktan eğitime, barınmadan beslenmeye kadar her alanda bu eşitsizlik kendini açıkça or- taya çıkarıyordu.

Bu durumun bir sömürü ilişkisi olmadığına ilişkin itirazlar gelmiştir. Denmektedir ki bir işçiyle bir uzman ya da fabrika müdürü arasında bir ücret farkı olabilir ve bu fark fabrika müdürünün işçiyi sömürdüğü an- lamına gelmez. İşçi gibi fabrika müdürü de toplam artık üründen biraz fazla olmakla birlikte kendi payına düşeni almaktadır. Genel olarak bürokrasi bir sınıf oluşturmaz. Bir bütün olarak bürokrasinin bir bütün olarak işçilerden daha fazla kazanıyor olması bürokrasinin işçileri sömürmesinden değil ülkedeki ücret ya da bölüşüm adaletsizliğin- den kaynaklanıyor.

Bu itiraz tamamen doğrudur. Ama eğer klasik kapitalist bir ülkeden söz ediyor olsaydık. Klasik kapitalist bir ülkede bürokrasi kapitalist sınıfın genel kırtasiye işlerini yürüten bir sosyal katmandır. Devletin topladığı vergilerden kendisine hükümet tarafından ayrılmış maaşı alır. Bu maaşın ya da ücretin miktarını belirleyemez. Üretim üzerinde, neyin nasıl üretileceği, ne üretileceği, ne kadar üretileceği, ne fiyata satılacağı, kime, nerde satılacağı gibi hiçbir konuda karar veremez. Mülkiyet hakları, üretim ve dolaşım süreçleri üzerindeki tüm kontrol ve bunlardan dolayı da sınıf olan kapitalist sınıfın elindedir.

Tabi ki Rusya’da bir müdür daha fazla ücret alıyor diye işçileri sömürüyor değildir. Rusya’da bürokrasi üretim ve dolaşım süreçlerinin tüm kontrolünü elinde bulundurduğu için bir sınıftır ve bundan dolayı aynı üretim sürecinde bu kontrol mekanizmalarına tabi olarak yönetilen işçi sınıfı üzerinde sömürücü bir güçtür. Salt mülkiyet hakkı bir sınıf nitelemek için yeterli değildir. Bir sınıf üretim ve dolaşım süreçlerinde ki konumlarıyla belirlenir. Çünkü sınıf gerçekte maddi üretim sürecinin bir fonksiyonudur. Bu nedenle de belirli bir toplumdaki maddi üretim sürecinde insanların birbirleriyle belirli ve zorunlu olarak kurdukları üretim ilişkilerinde aldıkları roller o toplumdaki sınıfsal yapıları oluşturur. Tam da bu nedenle Rus bürokrasisi Rus işçi sınıfı üzerinde sömürücü bir toplumsal güçtür.

MÜLKİYET İLİŞKİSİ

Yukarıda mülkiyetin tek başına sınıf tariflemek için yetersiz olduğunu belirttik. Oysa mülkiyet ilişkisi salt sınıfsal bir ilişkidir. Mülkiyeti tek yan-  lı bir biçimde yalnızca özel mülkiyet olarak düşünülmesinin yanlış sonuçlarını ve buna bağlı karşı eleştirileri boşa çıkarmak için bu belirleme yukarıdaki sunulmuş biçimiyle tamamıyla doğrudur. Rusya da sömürü ilişkisini ve sınıf olarak bürokrasinin varlığını reddedenler, Rusya’da özel mülkiyetin yokluğunu gerekçe göstermektedirler. Bizde buna kar- şı yukarıda mülkiyet ilişkilerini yok sayarak sınıfsal yapıyı ve sömürü ilişkisini tarifledik. Şimdi burada sınıfsal yapı ve dolayısıyla sömürü iliş- kilerini mülkiyet ilişkilerinin bir fonksiyonu olarak tanımlayacağız.

Mülkiyet ilişkileri üretim ilişkilerinin hukuksal ifadesinden başka bir şey değildir. Üretim ilişkileri maddi üretim sürecinde insanların birbirleriyle kurdukları, kendi iradelerinden bağımsız, zorunlu ilişkiler bütünü- dür. Özel mülkiyet bu üretim ilişkilerinin tarihte açığa çıkmış biçimle- rinden biridir sadece. Dolayısıyla sömürü ilişkilerini yalnızca özel mülkiyet ilişkilerinde aramak, üretim ilişkilerinin tarihsel serüveni hakkındaki genel bilgisizlikten kaynaklanır.

Hegel ile birlikte konuşacak olursak; mülkiyet insanın üretim koşullarıyla hukuksal ilişkisidir. Birey ilk ediminde iradesini herhangi bir şey üzerinde gösterir. Onun iradesini üzerine geçirdiği şey bu suretle onun ilk mülkiyetidir. Demek ki maddi üretim sürecinde insanın doğayla kurduğu ilk ilişki onun ilk üretim ilişkisi yani mülkiyet ilişkisidir aynı zamanda. Böylece bireyin eşya ile kurduğu ilişkide mülkiyet kendi yalın determinasyonlarını bulur. Bu onun tarihsel serüveninin yönünü de tayin eder. Bu ilişki rastlantısal öğeler dışında şey üzerinde kişinin kurduğu zilyetlik ilişkisidir.

Zilyetlik; tarih boyu hemen her yerde görebildiğimiz; doğrudan doğruya fiziki el koyma, üretme ve üretilmiş olanı kendine tahsis etmedir. İşbölümünün yeteri kadar gelişmediği ilkel insan topluluklarında bu ilişki doğayla topluluğun kurduğu komünal mülkiyet ilişkisiydi. İşbölümü- nün ve dolayısıyla sınıfsal ayrışmanın geliştiği ve bunun üzerinde devletlerin oluştuğu gelişmişlik düzeyine çıkan toplumlardan günümüze komünal, devlet, özel mülkiyet biçimleri de olmak üzere birçok mülki- yet ilişkisi doğmuştur.

Sovyet iktidarı kolektif mülkiyet biçimlerinden biriydi. İşçiler, fabrikalarda yerel Sovyetler, ülke çapında da Merkezi Sovyet aracılığıyla üretim sürecini kontrol ediyorlardı. Sovyetler yargıyı, yasamayı ve yürütmeyi tek elde (işçilerin tekelinde) toplayan gerçek devrimci organlardı. Kamu mülkiyeti Sovyet iktidarında işçilerin kolektif mülkiyetidir. Neyin, ne kadar ve nasıl üretileceğine fabrika komiteleri aracılığıyla işçiler karar veriyordu. Sovyet iktidarında işçi sınıfı kolektif mülk sahibi sınıftır. Bürokrasi bu süreçte Sovyet iktidarının ihtiyaçlarına koşulan bir araçtır. Ancak ikinci bölümde detayları ile anlatıldığı gibi 1917’de doğan devrimci işçi devleti, 1920’lerde, etrafındaki kapitalist dünyanın baskıları altın- da gücünü tüketmiş bir işçi sınıfının, iç savaşın yarattığı ağır fiziki tahribinde etkisiyle tedrici bir şekilde denetimi yeni bir bürokrasiye kaptırdığını görüyoruz.

Bürokrasi işçilerin üretim süreci ve bir bütün olarak devlet üzerinde-    ki kontrol araçlarını tasfiye ediyor. Bütün bu kontrol mekanizmalarını kendi eline geçiriyor. Bu süreç basit bir siyasal geçiş değil tüm üretim (mülkiyet) ilişkilerini değiştiren toplumsal bir karşı devrimdir. Bu işçilerin, üretim ilişkilerindeki konumunun altüst olması, mülkiyet haklarından yoksun kalması yani kolektif olarak mülksüzleşmesi demektir. Hegel ile birlikte mülkiyet insanın üretim koşullarıyla hukuksal ilişkisidir demiştik. Bürokratik karşı devrim işçi sınıfının üretim koşulları karşısındaki devrimle elde etmiş olduğu konumunu tersine çevirmiştir. Bürokrasi işçilerin kolektif mülkiyeti yerine kendi kolektif mülkiye- tini geçirmiştir. Mülkiyetin kolektif biçimi, yani kamu mülkiyeti oluşu, kamu iktidarının kimde olduğuna bakılmaksızın sosyalist mülkiyet olarak değerlendirilmesi yanlışına yol açmıştır. Kuşkusuz proletaryanın iktidarındaki kamu mülkiyeti bir kolektif (sosyalist) işçi mülkiyetidir. Bürokrasinin iktidarında kamu mülkiyeti, mülksüz kılınmış işçiler üzerin- de bürokratik bir diktatörlüktür. Burada anlaşılması geren asıl şey işçilerin Sovyet iktidarı salt siyasal bir iktidar değil esas olarak, işçilerin si- yasal iktidarının üzerinde yükseldiği ve diktatörlüğü aracılığıyla bunu koruduğu ve geliştirdiği kolektif mülkiyet sahipliğidir. Rus Bürokrasisi kolektif mülk sahibi bir sınıftır. İşçilerin mülksüzleştirildiği ve bürokrasinin kendi kolektif mülkiyetini yerleştirdiği bu süreç çok açık bürokra- tik toplumsal karşı devrimdir.

Bizim görüş açımızı eleştirenler büyük keşif yapma sarhoşluğu içinde Rusya’da meta üretimi yok diye haykırmaktadırlar. Çünkü klasik kapitalizm koşullarında olduğu gibi Rusya’da da insanların birbirleriyle alışveriş yaptığı pazarlar aramaktadırlar. Bu yanılgı dünya kapitalizminin bütünlüğü içinde, onun bir parçası olarak Rusya’yı değil tek başına Rusya’yı ele almaktan kaynaklanmaktadır. Biz onların görüşünü daha da öteye taşıya biliriz; eğer Rusya saf komünist bir ülke olsaydı (ki bu mümkün değildir ama biz varsayalım) bile verili dünya kapitalist ekonomik bütünlük içinde onun bir parçası olarak ürettiği her mal değer yasasına tabidir yani metadır. Dünyanın geri kalanından ekonomik ola- rak bağımsız gelişebilecek bir üretim yapısı mümkün değildir. Bağımsızlık düşüncelerinin bu uçlara savuran şey üçüncü dünya solculuğunun emperyal saldırılara karşı geliştirdiği vulgar tepkidir.

Kapitalizm genelleşmiş meta üretimidir ve dünya pazarını varsayar. Kapitalizm tarih sahnesine çıktıktan sonra ekonomik yapıları onların ulu- sal sınırları içinde değil dünya ekonomisinin bir parçası olarak incelenmelidir. Bir bölgede üretilen bir malın fiyat analizini yapan biri -bu Rusya’nın ücra bir bölgesi ya da Gaziantep’te küçük bir tekstil atölyesi olsun- o malın fiyatının uluslararası fiyat düzeyine eşitlenme eğilimini görecektir.

Kapitalizm bütün yerellikleri dünya sahnesine bağlar, tek tek halkların yerel yaşamlarını dünya tarihine, onların ekonomilerini dünya ekonomisine bağlar.

Bir ülkedeki değer ilişkisi ancak dünya ölçeğinde düşünüldüğünde çözümlene bilir. Çünkü meta üretimi ve dolaşımı dünya ölçeğindedir. Rusya meta üretir. Silah dahil dış ticaret Rusya’nın mal üretiminin meta bağıntısını bize gösterir. Keza dünya pazarı Rusya’da üretilen değerin realizasyon alanıdır. Metanın yokluğunu kanıtlamak için Rusya’da pazar aramak kapitalizmden hiçbir şey anlamamak demektir. Dünya fiyat düzeyinin Rus ekonomisinde yarattığı enflasyonist baskı ve en sonu Rusya’da emek yoğun üretimin diğer ekonomiler ile rekabete giremeyerek krize girmesi (ki bu değer yasasının Rusya’da işlediğinin en tipik göstergesidir) ve çökmesi Rusya’da ki kapitalist üretimin açık ampirik kanıtlardır.

Bu son analizimizi yukarda yaptığımız bürokrasinin kolektif mülk sahibi sınıf olduğu analizimizle birleştirdiğimizde SSCB’nin sınıf karakteri açı- ğa çıkar: Rusya bürokratik bir devlet kapitalizmidir.

SONUÇ

Lenin 11Ocak 1918 tarihinde gerçekleştirilen üçüncü Sovyetler Kongresi’nde şunu deklere ediyordu: “Sosyalizmin tek bir ülkede nihai zafere ulaşması kuşkusuz olanaksızdır. Sovyet iktidarını elinde bulun- duran işçi ve köylü alayımız, büyük dünya ordusunun alaylarından biridir. Mutlak gerçek şu ki; Alman devriminin gerçekleşmemesi halinde yenilmeye mahkûmuz.” (toplu eserler cilt:24, syf:24)

Alman devrimi de dahil olmak üzere bütün Avrupa devrimleri yenilgiyle sonuçlandı. Rusya’nın geri üretim ilişkilerini sosyalist tarzda dönüştürecek olan ileri ülkelerin gelişmiş üretici güçlerinin desteğinin olmadığı tarihsel-toplumsal koşullarda bu ülkenin sosyalizme evrilmeyeceği mutlak anlamda açıkken ülke nereye evrildi ve önderliğin konumu neydi. Son olarak Aşağıda Engelsin bu konuya ilişkin dahiyane çözümlemesini vereceğim: “radikal bir parti liderinin başına gelebilecek en kötü şey, toplumsal hareketin onun temsil ettiği sınıfın egemenliğini kurmak ve bu egemenliğin örtük olarak içerdiği önlemleri yaşama geçirmek için henüz yeterince olgunlaşmamış olduğu bir zamanda iktidarı ele almaya zorlanmasıdır… Lider, kaçınılmaz olarak kendisini bir ikilem içinde bulur. Yapabilecekleri, onun o güne kadar gerçekleştirmiş olduğu tüm eylemleriyle, bütün ilkeleriyle ve partisinin çıkarlarıyla tezatlık içindedir; yapması gerekenler ise o koşullarda yapılabilir şeyler değildir. Kısacası kendi partisini ya da sınıfını değil, fakat koşulların egemenlik kurması için uygun olduğu sınıfı temsil etmeye zorlanır. Hareketin kendisinin çıkarları adına, yabancı bir sınıfın çıkarlarını savun- maya kendi sınıfını güzel sözlerle ve vaatlerle beslemeye ve yabancı sınıfın çıkarlarının kendi çıkarları olduğunu ileri sürmeye zorlanır. Kendi- sini bu sıkıntılı konumda bulan herkes, geri dönülmez biçimde yolunu yitirmiş durumdadır.” (Almanya’da Köylü Savaşı syf:135-136)

Rusya Ekim Devrimi olduğunda geri bir köylü ülkesiydi. İngiltere’nin 200 yılda yaptığı sanayileşmeyi 20 yıl gibi kısa bir zamanda tamamlayarak Avrupa’nın ikinci büyük gücü oldu. Stalin bunu nasıl sağladı? İşçilerin bu sermaye birikimine gönüllü katılımı ile mi?

Tam tersine işçilerin üretim süreci üzerindeki kolektif denetimlerini sağladıkları Sovyet diktatörlüğünü işçiler üzerinde yukarıda ayrıntılarını verdiğimiz kanlı, kitle terörüne dayalı bir diktatörlüğü çevirerek.

Bolşevik Devrimi ve Stalinist karşı devrimi anlamayan hiç kimse günümüzde ezilenlerin çıkarları yönünde doğru politik hat geliştiremez.

Bu makalenin teorik arka planını besleyen kaynaklar şunlardır:

1.Nichal Reiman; Stalinizm’in Doğuşu

2.Troçki; Rus Devrim Tarihi, İhanet Uğrayan Devrim 3.Tony Clif; Rusya’da Devlet Kapitalizmi

4.Hegel; Hukuk Felsefesinin İlkeleri

5.K. Marx; Kapital

“Rusya’da bürokrasi üretim ve dolaşım süreçlerinin tüm kontrolünü elinde bulundurduğu için bir sınıftır ve bundan dolayı aynı üretim sürecinde bu kontrol mekanizmalarına tabi olarak yönetilen işçi sınıfı üzerinde sömürücü bir güçtür. Salt mülkiyet hakkı bir sınıf nitelemek için yeterli değildir. Bir sınıf üretim ve dolaşım süreçlerinde ki konumlarıyla belirlenir. Çünkü sınıf gerçekte maddi üretim sürecinin bir fonksiyonudur. ”

İSMET ŞAHİN

“Küreselleşme insanın yerellikten, yani insanı sınırlayan fiziki koşullarından sıyrılarak dünya insanı olduğu ve dolayısıyla insanların gündelik yaşamlarında bile düşünce edimlerinde dünyayı bir bütünsel imge olarak tasarlaya bilmeleri ve bu yolla düşüncelerini, soyutlama güçlerini onları kirleten çamurdan arındırabilecekleri nesnel, tarihsel- toplumsal olanaklılığın ortaya çıkması anlamına gelir.”

İSMET ŞAHİN

Yayınlanmadan önce makalelerimizden haberdar olmak isterseniz?
E-Mail Listemize Abone Olun!

TEKNİK

Yeni Teknolojik Gelişmeler

POLİTİK

Çağdaş Totaliterizm

FİLOZOFİK

Diyalektik

Review

89%

Our Rating
89%

About The Author

Leave a reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

EN İYİ HOSTING FİRMASI

Son Tweetlerim

Video

Loading...

Haberciye Kayıt Olun

Güncel çalışmalarımdan ve bilimsel gelişmelerden haberdar olmak için mail listemize kayıt olun

You have Successfully Subscribed!